KONULAR

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.lerinin Vefatının 33. Yılında Rahmetle Anıyoruz.

Allah-ü Teâlâ’nın büyük evliyası yeryüzünün müstesna fertlerinden, Peygamber varisi, Mürşid-i Kamil Çorumlu Hacı Mustafa Anaç Hz.lerini vefatının 31. yılında rahmetle anıyoruz.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi (ks) 1884 yılında dünyaya teşrif etmişlerdir. Babası Çorum eşrafından olup; imam, mutasavvıf Hacı Mehmet Efendidir. Annesi, o daha küçük yaşta iken vefat etmiştir.

Hacı Mustafa Efendi Hz.leri, babasından naklederek anlatır;     Babamı ziyarete, Erzurum dan bir zât gelir:  

─  Sizin yeni doğmuş bir çocuğunuz var mı? diye sorar.

Tanımadık bir kişinin böyle soru sormasına tereddüt ederek maksadını öğrenmeye çalışır.

Adam ağlayarak, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatır:

─  Ben vaktiyle eşkıya idim, tövbe edip pişmanlıkla nedamet duydum. Bir Allah (cc) dostunu ziyaret edip durumumu anlattım. O mübarek zât da, Çorumda Hacı Mehmet Efendi namında bir zâtın, bugün yeni bir çocuğu oldu. Adı Mustafa’dır. Bu çocuğu ziyaret edip, kucağına al ve kıbleye yönelip; bu çocuk ile Allah’a (cc) tevessül et. İnşallah, Allah Teâlâ Hazretleri, tövbeni bu çocuk hürmetine kabul edecektir.

Bu durumu anlatınca; babam o zâtı alarak evine getirir ve çocuğu (beni) adamın kucağına verir. Adam uzun uzun dua ederek ağlar ve muradı hâsıl olur.

Hacı Mustafa Efendi Hazretleri; Sultan ikinci Abdülhamit Han zamanında askerlik vazifesini yapmış. Birinci Dünya harbine katılmıştır. Ayağından da bir kurşun yarası aldığını, hatta savaş sırasında çok sevdiği bir arkadaşının yaralanmasıyla, onu cephe gerisine sırtında götürdüğünü, arkadaşının sıhhate kavuşmasında ona çok yardımcı olduğunu, ona Arapça ve dini bilgiler öğrettiğini anlatmıştı.

Bir gün bu arkadaşını İstanbul’a ziyarete gider. Arkadaşının babası zengin bir kişidir ve çok aşırı ilgisiyle karşılaşır. Aynı zamanda oğluna askerliğindeki yardımlarından dolayı O’nu İstanbul’dan göndermek istemez. Büyük otellerden birisinin işletme hakkını kira olarak kendisine verir.

Hacı Mustafa Efendi Hazretleri, bir müddet bu işi yapar. Çok para kazanır ve kazandığı paraları; fakir mahallelerde bulunan muhtaçlara dağıtır. İstanbul’da bulunduğu dönem içerisinde, Nakşibendî üstadı Hacı Ali Haydar Efendi (ks) Hazretleri ile tanışır, sohbetlerinde bulunur.

Bir müddet böyle devam ettikten sonra, Çorum’dan babasını da İstanbul’a getirmek istediğini söyler, fakat babası kabul etmez. Hatta kendisinin de o işleri bırakıp memleketine geri dönmesini ister. Bunun üzerine bütün işlerini bırakarak tekrar memleketi olan Çorum’a döner.

Ara sıra İstanbul’da tanıştığı Hacı Ali Haydar Efendi Hazretlerini de ziyarete gider. Bu ziyaretler ileride manevi tecellilerin gerçekleşeceği günlerinde habercisi olmuştur. Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri artık kendi memleketi olan Çorum’a yerleşmiş, zaman zaman ticaretle uğraşmış, esnaflık yapmış ve bir yandan da Hak’ın hâkimiyeti için çalışmıştır.

Allah ve Resulüne olan bağlılığı, tasavvuf yoluna olan muhabbeti neticesinde; devrin büyük Mürşid-i Kâmili Ebubekir-i Sıddık-i Çorum-i(ks) Hazretleri ile tanışıp arzu ettiği, gayelerin gayesi olan, Allah ve Resulüne vasıl edecek ariflerin, abidlerin, zahitlerin, âşıkların yoluna dâhil olmuştur.       Bundan sonra ki hayatının her safhasında Üstadı Ebubekir-i Sıddıki Çorum-i (ks) Hazretlerinin yaşantısını ve emirlerini kendisine düstur etmiş ve ona göre yaşamıştır.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerinin Vefatı

Hacı Mustafa Efendi Hz.leri yaşı ilerlemişti. Mübarek bize şöyle bir hadise anlattı:

─Bir gün Çorum’da, dervişlerle sohbet ediyorduk. Bir ara içeriye Yusuf (as)’ın girdiğini gördüm. Oysa gelen Azrail (as) idi. Mübarek, Yusuf (as) güzelliğinde bize göründü. Bir anda onu görünce şaşırdım, heyecanlandım. Kendi kendimi şöyle bir çimdikledim. Baktım ki canım acıdı.

─Efendim, emaneti mi, almaya geldiniz, diye sordum. Azrail (as) da bana;

─Hayır, Mustafa Efendi, haber vermeye geldim. Daha vaktin var. Muharrem ayında geleceğim, dedi.

─Fakat hangi gün geleceğini söylemedi.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri Muharrem ayında, 29 Eylül 1984 tarihinde, kendi fakirhanesinde, Abdullah Baba (ks). Hz.leri ile birlikte Nevşehir’den gelen bir grup ihvanın oluşturduğu zikir halkasında, İsm-i Celal zikri esnasında çok sevdiği Rabbine kavuşmuştur. Zaten Rabbinden iki arzusu olduğu; bunun da vefatının ya namaz esnasında, ya da halkayı zikir anında ruhunu teslim etmek olduğunu belirtmişti

Allah’ın inayeti ile arzusu zikir anında gerçekleşti. Hayatı boyunca anlaşılamayan zât-ı şerif, vefatı esnasında kalabalık bir topluluğun omzunda, ebedi âleme uğurlandı. Çorum’da Yayan Dede ismiyle bilinen, Sahabeden bir zâtın ayakucuna defnedilmiştir. İlel Cennet-i Ebe da...

Üstadımız Abdullah Gürbüz (ks) Hazretleri şöyle anlatır:

1984 yılında, cennet mekân Baba vefat etti. Bizi de bir sefer Muharrem ayı itikâfına soktu. Bu itikâfta Cenab-ı Zül celal Hazretlerine nazlanarak;  “Ya Rabbi, üstadımıza manevi görev verildikten sonra, muharrem ayında itikâfa girdik. Ne olur, şu üstadımızın cennetteki makamında bir görüşsek de, kendisine iki soru sorsam”, dedim. Tabi bu da insanın iradesi dışında olan bir şey, sonradan “keşke üç, beş soru daha sorsaydı.” diye düşündüm.

Cenab-ı Zülcelal Hazretlerine hamd-ü senalar olsun, yedinci kat cennette, yedi katı olan bir saray, oraya bir baktım ki; Hacı Mustafa Anaç (ks), Kadiri, Rufai, Bedevi, Dussuki, Şazeli sarayı yazıyor. Beyaz sedeften düğmeli camlı, çok büyük bir cennet.

Birinci katına baktık. İnsanlar çok güzel binalar yaptırmışlar, oturuyorlar. Fakat orası dolu. İkinci kata geldik, orası da dolu. Katlar şimdiki binalar gibi üst üste değil, meyilli, her kat birbirini görüyor. Üçüncü kata geldik, orası da dolu. Dördüncü kat biraz seyrekti. Hani köylerde evler, seyrek seyrek olur ya; onun gibi, fakat çok güzel bir cennet. Beşinci kata geldiğimizde ise hiç kimse yoktu. Öyle üzüldüm, öyle üzüldüm ki, vücudum bir hoş oldu, çok hüzünlendim ve keşke gelmeseydim, keşke görmeseydim, dedim.

Altıncı katta da kimse yoktu. Bana; “Çık bakalım” dediler ve yedinci kata çıktık. Bir baktım ki; Üstadımız Çorumlu Hacı Mustafa Anaç (ks) Hazretleri orada. Başında beyaz takke, beyaz sarık, üzerinde kemik renginde bir cübbe, pırıl pırıl parlıyor. Üstadımız orada namaz kılarak, her cihete secde ediyor. Öyle ki, her yöne dönerek hem namaz kılıyor, hem de her yöne selam veriyor. Üstadımın yanına gelerek;

─Efendim namazı bırakıp selam verin de, size soracaklarım var. Zaten çok üzgünüm, dedim. Selam verdi ve:

─Söyle evladım Abdullah Efendi, dedi;

─Baba, dedim. Neden burada her tarafa selam verdiniz? dedim.

Üstadım;

─Evladım, burası arşı alanın altıdır. Burada yön ve cihet yoktur, dedi.

─Yedinci kat cennette yedi katlı büyük bir sarayınız var, çok büyük. Nasıl ki, İstanbul’u gezmekle bitiremiyorsun, aynı bunun gibi… Birinci katı, ikinci katı ve üçüncü katı dolu. Dördüncü kat biraz seyrek. Beşinci, altıncı ve yedinci katlarda kimseler yok. Bunun hikmeti nedir? diye ikinci sorumu sordum.

Üstadımız şöyle buyurdu;

─Ah evladım Abdullah Efendi! İhvanları dünya bırakmıyor, nefisleri bırakmıyor, heva ve hevesleri, kusurları bırakmıyor. Birbirlerinde hata arıyorlar, kusur arıyorlar. Onun için de, dördüncü kata zor geliyorlar. Ümmeti Muhammed arasındaki felaketlere neden oluyor? Nefislerine tabi oldukları için   Onları her gün uyarıyoruz. Yalan söylemeyin, yemin etmeyin, gıybet yapmayın, ailenizi dövmeyin, sövmeyin. Arkadaşlarınızla iyi geçinin, onları incitmeyin. Haramlardan sakının. Allah’ı çok zikredin, diye biz bunları tebliğ ediyoruz. Anlatması bizden, tatbik etmesi sizdendir.

Söze gelince ;“Biz Baba’ya tabiiyiz” diyorlar. Ondan sonra nefislerine tabi oluyorlar.     “Efendim bana niye selam vermedi? Beni neden evine davet etmedi ki? Beni evine niye çağırmadı ki? Diye derviş; şeyhten kendisine hizmet etmesini, hürmet etmesini bekliyor.

Oysa ki şeyhin dervişe ihtiyacı yoktur. Dervişin şeyhe ihtiyacı vardır. Derviş, üstadının ayağına gelmesini istiyor. “Hele bir gitme bakalım” İki gün sonra ; “hadi canım, kâmil biri olsaydı, benim evime gelirdi, evimde yatardı”, diyor. Şeyhini, kendi himayesi altına almaya çalışıyor. Hâlbuki derviş; “Ey nefis, biz Üstadımızı Allah için seviyoruz, Rasûlullah için seviyoruz. Bizim nefsi istek ve ihtiyaçlarımız için değil, ruhumuzu kötülüklerden nasıl arındırabiliriz, diye tabi olduk. Onun için seviyoruz, biz nefsimizle cihat edeceğiz”, demelidir.

Evladım, Abdullah Efendi! Ben yaşlandım, dolaşamadım. Ama sen dolaş. Kasaba kasaba, köy köy, ayaklarına gidip Hakkı anlat. Hizmet et. Dervişlerin ayağına gitmezsen, nefislerine uyarlar,  dedi.

İşte, biz de “el fakru, fahri”, sizlerle beraber, sizlere hizmet etmek, Allah ve Resulünü sevdirmek için ayağınıza geliyoruz. En büyük cihat, nefis ile yapılan cihattır.