SORU ARA

SORULAN SORU

Yüce rabbimizi, onun resulünü (sav) ve onun dostlarını gerçek ve tam manada sevebiliyor muyuz? Eğer seviyorum diyorsak bunun belirtileri, alametleri nelerdir? Sadece ben seviyorum demekle (bazen sevap bazen günah işleyerek)onun sevgisini kazanabilir miyiz?

CEVAP

Cenab-ı Zül Celal ve Tekaddes Hz.lerinin bulunup başka hiçbir şeyin bulunmadığı bir zaman, bir durum vardı. Hiçbir şey bulunmadığından Allah bilinmeyen bir varlıktı, bir sırdı, bir gaybtı. Hatta Sırru’s-Sır ve gaybu’l-gayb, yani sırrın sırrı, gaybın gaybı idi. Çünkü O’nu bilen ve tanıyan veya bilebilecek ve tanıyabilecek olan hiçbir varlık yoktu. Hiç kimsenin bilmediği bir kenz/hazine gibi idi. Diğer bütün varlıkların, her çeşit zenginliğin kaynağı olma potansiyeline sahipti. Bir idi, Tek idi. O’nda bir tanınma (ma’ruf olma) iradesi/sevgisi belirdi, tanınmak istedi. Burada “sevgi/isteme” “muhabbet/hubb” “tanınma” “marifet” anlamına gelir. Hak Tealâ’da bir muhabbet/sevgi belirdi Ve yüce Rabbimiz “ Ben sevmeyi sevilmeyi diledim de kendi nurumdan Nuru Muhammedi Yarattım buyurdu. istemenin karşılığı muhabbet, tanınmasının karşılığı marifettir. Buna göre yaratmanın kökünde ve temelinde muhabbet ve marifet vardır. Var olan şeyin özünde sevgi mevcuttur. Bu sevgi olmadan bir şeyin var olması mümkün olmaz.

O’na Nûru’l-envâr, hakikatu’l-hakaik (nurların kaynağı olan ilk nur, hakikatlerin menşei olan ilk hakikat) dendi. Yüce Allah önce bu nuru ve hakikati yarattı, ilk yaratılan bu nur ve bu hakikattir. Sonra meleklerin, peygamberlerin ve evliyanın nurları ve hakikatleri de dâhil olmak üzere diğer bütün nurları ve hakikatleri O’ndan ve O’nun için yarattı. İşte ilk yaratılan, sevgi olarak vücuda getirilen nura ve hakikate, Nur-u Muhammedî veya Hakikat-ı Muhammediye dendi.

Peygamber Efendimiz (SAV) buyurur ki: “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” “İlk yaratılan kalemdir.” (Tirmizi, Kader, 17, Ebu Davûd, Sünneh, 16), “Âdem su ile toprak arasında iken ben nebi idim.”

Sormuş olduğunuz soruya böyle bir giriş yapmamızda ki maksat şudur. Bir Mü’minin Allah’ı sevmesi,evliya’yı sevmesi,ümmeti sevmesi,yaratılanı sevmesi  ancak, sevgilerin ana merkezi Allah-ü Teala’nın Habibim (Sevgilim) dediği iki cihan güneşi sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa (SAV)’dan geçer

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl Denilen budur.

Gerçek sevgide, kâmil sevgide ölçü nedir diye soracak olursak Asrımızın mana Güneşi muhterem üstadımız bize bu meseleyi şöyle anlattılar;

Peygamber Efendimiz Aleyhisselatü vesselam Hazretleri bir gün yolda yürürken Hazreti Ömer ile karşılaşıyor. Ve Rasulullah (sav) Efendimiz Hz. Ömer’e (ra) şöyle bir soru yöneltiyor;

─ Ya Ömer beni nasıl seviyorsun;

Hz. Ömer(ra);

─ Ya Rasulullah sizi anamdan, babamdan, evladımdan, torunumdan daha fazla seviyorum. Diye cevap verir.

Efendimiz (sav);

─ Sevemiyorsun Ya Ömer! Diyince

Hz. Ömer(ra);

─ Allah’a yemin ederim ki sizi nefsimden fazla seviyorum Ya Rasulullah. Diyerek her şeyden üstün sevdiğini belirtince

Efendimiz (sav);

─ İşte şimdi imanın kemale erdi Ya Ömer buyurdular. Bir dervişte şeyhini nefsinden fazla sevecek ki fena fişşeyh şeyh makamına gelsin. Edebi ile ahlakı ile ahlaklansın.

Üstadımız Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.leri bize öyle derdi. Evladım derviş sadık olur ama şimdi ne yazık ki sadık derviş kalmadı, dedi. Hacca giderken başından geçen hadiseyi nakletti;

İki otobüs ile hicaza gittik. İki otobüs adamdan bize sadık kalan üç kişi oldu. Burnumuzu silerde sümük çıkarsa, yönlerini döndüler. Ben Peygamber miyim? Beşerim oğlum. Benimde insani durumlarım elbette olacak. Horlasak hemen ayrıldılar. Bir şey söylesek, şunu alın, şöyle yapın diye hemen kalplerini bozdular; bak cebinden hiç para çıkmıyor, kendisi hiç para harcamıyor diye düşündüler. Seyahat boyunca üç tane sadık kaldı diğerleri hep gitti, dedi. Onun için bağlılık gayet kuvvetli olacak.

Bir gün bir şeyh Hicaza gidiyor. Dervişleri muhelaka gitmesin diye yalnız geziyor. Halep’e varınca oradaki Şeyh Efendi;

Yalnız seyahat etme ben sana bir derviş vereyim, Sana hizmet etsin. Diyor ve o dervişle beraber Şeyh Efendi üç ay seyahat ediyorlar. Yolculuk esnasında Şeyh Efendi hiçbir kelam etmemiş ismini dahi sormamış. Şunu alalım, şunu giyelim hiç konuşmamışlar. Devamlı zikir, ibadet, taatla meşgul olmuşlar. Seyahatten dönerken Şeyh Efendi;

─ Evladım ismin ne diye sormuş

Derviş;

─ Efendim ben filan beldeden filanının oğlu filanım işte filanca yerde oturdum falancanın dervişiyim diye söyler. Üç aylık seyahatte sadece Bu kadar konuşurlar yolculuk tamam olur Halep’e geri dönerler dervişin kendi şeyhi diğer şeyh Efendiye sorar;

─ Benim dervişten memnun kaldın mı? Hizmet etimi deyince;

Diğer Şeyh Efendi;

─Allah razı olsun memnunum ama biraz geveze diye cevap verir. Bu sözün üzerine Şeyh Efendi hemen dervişini çağırır;

─Evladım beni niye mahcup ettin, niye gevezelik yaptın der.

Derviş durumu şeyhine bahseder;

─Efendi Hazretleri buradan varacağımız yere gidene kadar hiç konuşmadık. Sadece zikirle meşgul olduk. Şehre vardık ibadetle meşgul olduk, bir şey alınacaksa hemen aldık beraber sohbet yapmadık gelirken benim ismimi bile sormadı diye çok zoruma gitti. O anda Evladım ismin nedir? Diyince hemen Hazreti Musa aklıma geldi. Allah’ın(cc) “ Ya Musa! Elinde ki nedir diyince o benim asamdır. Ben onunla yük taşırım, ağaçlardan yaprak indiririm, koyunları güderim elime asamdır. Şu olur bu olur diye cevap verdi bu Allah-ü Teâlâ’nın hoşuna gittiği için bütün asasını saydı. Bende ismimi saydım başka bir şey söylemedim. Dedi.

Şeyh Efendi;

─ Evladım eğer diğerlerini söylemeseydin de sadece bir ismini söyleseydin hemen kemale erecektin. Der, teslimiyet bu kadar önemlidir.

Bir gün Bahaddin Nakşibendî Hazretleri cezbe halinde gelmiş dergâha içeriye girerken Allah! Allah! Diye sayha atınca, Şimdiki Emir Sultan Hazretlerinin babası Emir Külal Hazretleri yani Üstadı;

Çıkarın bunu atın dışarı! Diyor. Kış günü atıyorlar herkes dağılıyor. Nakşibend Hz.leri, dolaşıyor geliyor dergâhın kapısında ki eşiğe kafasını koyuyor. Üzerine kar yağıyor. Soğuk bir yandan ama o hiç kımıldamadan orda bekliyor. Emir Külal Hazretleri gece teheccüt namazı kılmaya geliyor. Abdest almak için kapıyı bir açıyor ki üstü karla dolu biri; Bahattin’in ayağıyla itiyor.

─ Evladım Bahaüdin sen misin? Deyince

Nakşibend Hz.leri;

─ Evet Efendim. Diyor.

Emir Külal Hz.leri;

─ Oğlum ben seni kovdum niye gitmedin? Diye sorunca

Bahaddin Nakşibend Hz.leri;

─ Başka gidecek kapımı var? Efendim diyor

Emir Külal Hz.leri bu cevabın karşısında şöyle söylüyor;

─ İşte oğlum maneviyat senin gibilere verilir, hilat senin gibilere giydirilir emanet senin gibilere teslim edilir. Sen alacağını aldın. Manen işte böyle teslim olunur. Eliyle diliyle her hareketi ile boyun büker üstadının emirlerini yerine getirir.

Lakin bu zaman da ne yazık ki böyle derviş yok. Üstadımız bize öyle derdi.

Evladım dergaha geldikleri zaman, bize bağlılar. Buradan çıktıkları zaman herkes kendine nefsine bağlı. Zikrini de kendi bildiği gibi yapar, işlerini de kendi bildiği gibi yapar.

Üstadım, Çorumlulara iki şey öğrettim derdi.

Birisi yemeği sünnetleyin, Hâlbuki bizi yanlış anladılar, bir kişi karnını doyurduysa kalan yemek bir kişiye yetecek kadarsa, o yemek yenmez.  Gelecek bir kardeş yer sünnetle yok. Biz sünnetle diyince, o onun ağzına sokar, öbürü onun ağzına sokar. Sünnetle, bu hoşlarına gider.

İkincisi de; Bir misafir gördüğü zaman hoş geldin der,  bağrına basar. Başka bizim sözümüzü dinlemediler. İki sözümüzü tuttular. Sözde bağlılar bize, evladım dedi. Hep nefislerine bağlılar.

Manevi yolda ilerlemek isteyen bir mürid, faziletine inandığı mürşidine karşı diğer mürşidleri tercih etmemelidir. Hanefi Fukahası buyururlar ki:

 “Bir kimse, hocasının üzerine hiç bir kimseyi tercih etmez. Eğer tercih ederse, İslam’ın sağlam kulpunu koparmış olur”

Yani, mürşidinden daha bilgili, faziletçe daha ayrıcalığı olanlar bulunsa bile, feyz aldığı üstadına hürmet etmesi, saygı duyması, Onu, sahip bulunduğu bütün maddi değerlerden üstün tutması gerekir.

Tevfik Allah’tandır…




Okunma Sayısı :2487

Yorumlar
Bu soruya ait yorum bulunmamaktadır.
Bir Yorum Yazın
Adı Soyadı *
E-Posta *
Yorum *