SORU ARA

SORULAN SORU

Peygamber Efendimiz zamanında tarikat var mıydı? Varsa eğer Peygamber Efendimizden itibaren tarikatlar bu güne kadar nasıl gelmiştir?

CEVAP

Yolumuzu aydınlatan Cennet Mekan üstadımız Nevşehirli Abdullah Baba (ks) Hz.lerinin bu konuda yapmış olduğu açıklamaları sizlerle paylaşarak sorunuzun cevabını vermeye çalışalım inşallah...

Peygamberimiz (sav)’e vahy-i ilahi, 23 yılda peyderpey gelmiştir.

Cebrail (as):

“Musa’nın kavminde de hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren kimseler vardır.’’ [1] Ayetini getirince, Rasulullah (sav) Efendimiz mahzun oldular.

Allah-u Teâlâ Hâbir ismiyle haberdar, Âlim ismiyle bildiği halde dedi ki:

“Ey Cibril! Muhammed’imi mahzun kılan nedir?”

Cebrail (as) Rasulullah (sav) Efendimiz yanına gelerek Allahu Teâlâ’nın suali iletti. Bunun üzerine Rasulullah (sav) Efendimiz şöyle dedi:

“Benim ümmetimin ömrü kısa, amelleri az olacak. Benden sonra da bir peygamber gelmeyeceği için onların dalalete düşmesinden endişe ediyorum.”

Allah-u Zülcelâl Hazretleri Araf suresinin 181. ayeti kerimesini indirdiler.

“Bizim yarattıklarımızdan hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren salih kimseler vardır.” [2]

Bu ayeti kerimeyi duyunca Cenab-ı Peygamber Aleyhissalatü Vesselamda muazzam bir keyfiyet hâsıl oldu. Çünkü bu ayeti kerime peygamber varisi zatların, Peygamber Efendimizden sonra devam edeceğine dair Allah’ın vermiş olduğu bir müjdeydi.

Allah-u Teâlâ kutsi bir hadiste şöyle buyurdu:

“Şeriatla amel edip Muhammed’imin sünnetini ihya edenleri, israiloğullarının peygamberlerinin muadili kıldım”

Bu müjdeyle Rasulullah (sav) Efendimiz sahabeyi kiramın yanına geldiler ve:

“Ey ashabım! Benim ümmetimin evliyaları, İsrail oğullarının peygamberlerinin muadilidir.”[3] buyurdular.

Bir başka hadisi şeriflerinde Efendimiz (sav) buyuruyorlar ki;

“Allah’ın öyle kulları vardır ki siz onlar hürmetine rızıklanırsınız. Başınıza gelecek musibetler ve belalar da onlar hürmetine def olur. Onların içerisinde üç yüz tane ruh vardır ki Adem’in meşrebi üzerinedir. Onun ahlakı gibidir. Bunların içerisinde kırk ruh vardır ki Musa’nın meşrebi üzerinedir. Yedi ruh vardır ki İbrahim’in kalbi üzerinedir. Bunlardan üç ruh vardır ki İsa aleyhisselamın kalbi üzerine bir başka rivayette de bir ruh vardır ki Muhammed-ül Mustafa aleyhisselatü vesselamın meşrebi üzeredir.” [4]

İşte her iki hadiste de işaret buyrulan zatlar Peygamber Efendimizin varisi olan mürşidi kâmil zatlardır. Sahabeyi kiram hazeratının içerisinde birçok mürşidi kâmil zatlar vardır. Şüphesiz bu zatlar bizzat Allah Resulü tarafından kendilerine zikir telkin edilen seyrü suluk dediğimiz manevi bir eğitime tabi tutulan ve neticesinde fenafillah makamına ulaşmış zatlardır.

Hazreti Ebu Bekir (ra) bunların başında gelir. Rasulullah Efendimizle (sav) Hazreti Ebu Bekir (ra) efendimiz Mekke’den Medine’yi Münevvere ’ye hicret ederken Sevr Mağarası’na sığındılar. Allah’ın Resulüne bir zarar bir sıkıntı geleceğinden korktuğu için Hz. Ebu Bekir Efendimizde bir titreme hâsıl oldu. Rasulullah (sav) Efendimiz:

“Ya Ebu Bekir! Korkma! Üçüncüsünün Allah olduğu iki kişiyiz, sakın korkma. Dilini damağına yapıştır ve La İlahe İllallah de…” buyurdu ve Hazreti Ebu Bekir’e tek nefeste yirmi bir kere kelimeyi tevhidi okuttu. Hazreti Ebu Bekir’in vücudunu öyle bir hararet bastı ki bütün dünyanın gam ve kederi kendisini terk etti. Böylece Ebubekir Efendimizin seyrü sülugu başlamış oldu.

 Seyrü Süluk; İmandan sonra ittikâ ile yani şüphe ve tereddütlerden arınarak takva yoluna girmedir ki Ebu Bekir Efendimiz sıddıklık makamına erişerek zaten şüphe ve tereddütlerden arınmıştır.

Hazreti Ebu Bekir Efendimiz Medine’yi Münevvere ‘ye vardıklarında yine acayip haller içerisine düştüler. Mağarada başlayan seyri süluk kendisini göstermeye başladı.

Allah’ın Resulüne şöyle dedi:

“Ya Resulullah! Bende garip bir hal oluyor.”

Resulullah (sav) Efendimiz;

 “Nedir ya Ebu Bekir?” diye sual edince, Hazreti Ebu Bekir Efendimiz;

“Nereye bakarsam mübarek cemalinizi görüyorum. Öyle ki eşimin yüzünde dahi cemalinizi görüyorum.” dedi.

Rasulullah (sav) Efendimiz,

“Allah mübarek etsin. Buna fenafirresul makamı derler ya Ebu Bekir’……..’Şu esmayı oku, seyri sülukuna devam et.” dedi ve o esmayla devam eden Hz. Ebu Bekir Efendimiz, fenafillâh makamına ulaştıklarında şu ifadeyi kullandı;

 ““Hangi eşyaya baksam, hangi nesneye baksam, önce Allah’ı sonra nesneyi gördüm. Ya Rabbi! Bedenimi o kadar büyült o kadar büyült ki yedi kat cehennemi doldurayım da, “La İlahe İllallah Muhammed-ür Rasulullah” diyen bir tane adam cehennemden içeriye girmesin”

İşte Abdulhâlık Gücdüvani Hz.leri gibi Muhammed Nakşibendî Hz.leri gibi zatlarla meşhur olan Nakşibendi’ye tarikatı da, Hz. Ebu Bekir Efendimizle başlamıştır.

Hz. Ömer Efendimizle Hz. Osman Efendimizin sülûkları da farklıydı. Onların sülûkları riyazete dayalıydı. (az yeme, az uyuma, az konuşma) iki saatlik uykuyla idare ediyorlardı.   Onların, Peygamber Aleyhissalatü Vesselam Hazretlerinin etrafında bu makama ulaşabilmek için izlemiş oldukları yollardan örnek verelim ki bizlerde hüccet olsun.

Hazret-i Ömer hilafeti zamanında, Şam şehrine gitmek icap etmişti. Eshab-ı güzinden bir cemaati de yanlarına alıp, Medine’den yola çıktılar. Hazret-i Ömer’in bir deveden başka bineceği yoktu. Eslem adlı bir köle var idi. Bir saat Hazret-i Ömer o deveye biniyordu, bir saat de Eslem biniyordu. Şam şehrine girecekleri vakit, deveye binme sırası Esleme gelmişti. Adalet sahibi Hz. Ömer efendimiz sırayı bozmadan Eslem’i bindirdi.

Eshab-ı güzin, Hazret-i Ömer’e gelip; “Efendim, bu saatte deveye siz binseniz “dediler.

Hazret-i Ömer; “Önce sıra benim idi, bu saat sıra Eslem’indir. Deveye niçin ben bineyim “diye sordu.

Eshab-ı güzin; “Şam şehrine girilecektir. Şam şehrinin bütün ileri gelenleri, sizi karşılamaya gelirler. Onlar atlı, siz halife iken yaya yürümek münasip olmaz. Lütfunuzdan ümit ederiz ki, ricamızı makbul tutup, red etmeyiniz “dediler.

 Hazret-i Ömer huzursuz olup; “Siz bu cahillik adetlerini ne zaman terk edeceksiniz. Bu devenin sırtına binmekle mi insanlar şeref kazanır. Siz hâlâ anlayamadınız mı Hz. Muhammed Mustafa gibi bir peygambere ümmet olmaktan daha şerefli ne vardır yeryüzünde? Bize İslam şerefi yetmez mi? “diye cevap verince, kimse bir şey diyemedi. Allah bizlere onların İslam’ı yaşadığı gibi yaşamayı nasip etsin inşallah.

Bir gün Re­sû­lul­lah, üzerine bir örtü çekmiş olduğu hâlde istirahat ediyordu. O sırada Hz. Ebû Bekir kapıya geldi, içeri girmek için izin istedi. Re­sû­lul­lah tav­rında bir değişiklik yap­madan içeri girmesine izin verdi. Sonra soracağını sorup gitti. Daha sonra Hz. Ömer geldi, ona da aynı şekilde hâlini değiştirmeden izin verdi. Ondan sonra Hz. Osman, huzura girmek için izin istedi. Bu defa Re­sû­lul­lah hemen doğruldu, toparlandı.

Bunun üzerine Hz. Âişe:

“Ey Allah’ın Resul’ü!” dedi, “Ebû Bekir ve Ömer için toparlanmadığınız hâlde, neden Osman gelince hâlinizi değiştirdiniz?”

Allah Resulü şöyle cevap verdi:

“Çünkü Osman çok hayâlı birisidir. Kendisinden meleklerin bile hayâ ettiği bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?” [5]

Bir gün Hz. Osman efendimiz, Rasulullah Efendimizi evine davet etti.

Hz. Osman’ın evine doğru yürümeye başladılar. Rasullah efendimiz önde Hz. Osman arkada, Peygamber efendimiz ayak bastığı yerlere tek tek basarak, adımlarını sayıyordu.

Rasulullah (sav) bunu fark edip, sebebini sorduğunda:

“Ya Rasulullah! Allah’a nezrettim, dedim ki Allah’ım eğer Muhammed Mustafa’n benim hanemi şereflendirirse, haneyi saadetlerinden çıkıp, evime gelinceye kadar kaç adım attıysa, o kadar köleyi âzâd edeceğim, dedim. Bu yüzden adımlarınızı sayıyorum. Dedi. Allah şefaatlerine nail kılsın inşallah.

Rasulullah (sav) Efendimiz Hz. Ömer, Hz. Osman Efendimize de ayrı ayrı zikir telkin edip seyri süluklarını tamamlattılar.

Hz Ali efendimiz  ki velayetin kapısıdır. Rasulullah (sav) Efendimiz bir hadisi şeriflerinde; “Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır.” [6], buyuruyor. Cümle evliya olacak zatlar velayetin kapısı olan Hazreti Ali Efendimizden içeri girerler. Hz. Ali Efendimizin seyrü sülugunu Cennet Mekan Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri şöyle anlatmıştır;

Rasulullah (sav) Efendimiz, Cennet ve Cehennem ’den bahsederken, Cehennem ’in çok şiddetli, mahşer yerinin çok elemli olacağını, fevç fevç herkesin terleyeceğini, babanın evladından, annenin kızından kaçacağı anı anlatıyordu. Hz. Ali Efendimiz bunları düşününce, kendisini bir titreme aldı. Oturdukları mecliste Kur’an tilaveti yapıyorlardı, azap ayetlerinin okunmasının da etkisi ile dayanamayıp, o halde, Rasulullah (sav) Efendimizin yanına geldi.  Efendimiz (sav):

         Ya Ali! Sıtmaya mı tutuldun, nedir bu halin?”, diye sordu.

         Hz. Ali Efendimiz:

“Hayır, Ya Rasulullah! Siz ahiretten, mahşer yerinden bahsedip oranın şiddeti ile ilgili mevzuları anlattıkça, Ben de şu ayeti okudum, azab-ı elimi (sızı verici azabı) düşündüm de çok korktum ve üzüldüm. Onun için ne olur ya Rasulullah, Bana, Allah’a Kurbiyyet (manevi yakınlık) peyda edecek, Allah’a  varan yolların en kestirme olanını, kullarına en kolay gelenini, Nezdi Ulûhiyyetinde en makbul olanı ne ise bana öğretiniz. diye niyaz etti.

           Efendimiz (sav) de:

         ─Ya Ali! Ben ve benden önceki peygamberlerin söylemiş olduğu, Hak katında en muteber söz, “La İlahe İllallah” kelimeyi tevhididir. Yedi kat gökler ve yer bir kefeye konsa, kelimeyi tevhit de bir kefeye konsa; kelimeyi tevhit vallahi ağır basar. Dedi

            Ya Ali otur! Dizlerini dizlerime, alnını alnıma, burnunu burnuma daya ve ellerimi tut; “La ilahe illallah, La ilahe illallah, La ilahe illallah Muhammedür Rasulullah” de. ( Buna Tasavvuf ’ta yedi sahih denir. Gerçek el alma denir. Fetih suresinin onuncu ayetine atıfta bulunulur. Abdullah Babam bu mevzuyu bize aktarırken buraya hep dikkat çekerdi.)

Sonra Hazreti Ali Efendimize şu ifadeyi kullandılar;

            “Ya Ali, Şeriat emir ve nehyimdir.   İslam dinidir. Rabbimin Bana emir ve nehyettikleridir. Bunu yapmayanlara azap vardır. Tarik (Allah’a giden yol)’da Benim yapmış olduğum nafile ibadettir. Namaz gözümün nuru, oruç da hüccettir (Allah katında kurtuluş sebebidir). Mideni de harama alıştırma. Kim bu söyleneni yaparsa, Allah-u Teâlâ onu sever. Meleklere emreder; ‘Ey meleklerim! Ben bu kulumu seviyorum, sizler de sevin!’ Ve melekler de onu sever. Melekler sevince, müminlerin de kalbine onun sevgisini koyar ve böylece o kimseyi müminler de sever.”

Sünneti seniyye Benim fiillerimdir. Bundan doğacak hâl hakikatimdir. Ve Allah ile aramızda bir keyfiyet hâsıl olur ki o da sırdır. Benim Allah ile aramda öyle zamanlar olur ki ona ne bir peygamber ne de bir mukarrep melek erişememiştir”

Mekke fethedilmiş. Kâbe-i Muazzam’ının içerisindeki putları temizlenecektir. Büyük bir putu yıkmaya çalışılmış ama çok büyük olduğundan dolayı yıkılamamıştır.

Rasulullah Efendimiz;

“Ya Ali! Omuzuma çık da şu üstteki putu indir.” Der.

Hz. Ali Efendimiz;

“Ya Rasulullah! Ben edep ederim, Siz benim sırtıma çıkın.” deyince

Bunun üzerine Rasulullah (sav);

 “Ya Ali! Arz Beni zaten zor taşıyor, Sen nasıl taşıyacaksın? Omuzuma çık!” dedi. Üç kere tekrar etti. Üçüncüsünde Hz. Ali (kvc) Hazretlerine,

 “Ya Ali! Mürşidin emri edebin üstündedir. Omuzuma çık” buyurur.

Hz. Ali Efendimiz putu aşağıya indirirken öyle bir garip hal yaşamaya başladı ki bir ara başını Rasulullah Efendimize doğru çeviriverince; Rasulullah Efendimizle göz göze gelirler ve Rasulullah Efendimiz sorar:

 “Ne oldu Ya Ali!”

Hz. Ali Efendimiz: “Aman Ya Rasulullah! On sekiz bin âleme bakıyorum, kademi Rasulullahı görüyorum. Karşıma bakıyorum sadrı Rasulullahı görüyorum. Cemalinize bakıyorum Allah’ı görüyorum Ya Rasulullah!” diye cevap verir. Hazreti Ali Efendimiz fenafirresul makamına orada ulaştılar.

 Hazreti Ali Efendimiz seyri sülukunu devam ettirdi. Seyri sülukunun nihayetinde şunu diyecekti: “Ben görmediğim Allah’a secde etmem.”

İşte bu makam Fenafillâh makamıdır…

Öyle diyor Aleyhissalatü Vesselam: “Benden ve Ali’den gayrı Allah’ı bileniniz yoktur. Allah’tan ve Ali’den gayrı Beni bileniniz yoktur. Ben’den ve Allah’tan gayrı da Ali’yi bileniniz yoktur.”  

Hz Ali (kvc) Hazretlerinin yolu, yani şu anda müntesip olduğumuz cehri yolda bu şekilde başlamıştır. Sonra Fatımilerden yani Fatıma Annemizden veraset yoluyla Peygamber Efendimizin bu süluku devam etti. Seyyid Abdülkadir Geylaniler, Rufailer, Bedeviler, Dussukiler, Şazeliler ve hakeza ve hakeza… Sonra da velayet yoluyla yani seyri sülûk ile Sırrı es Sekati, Mağruf el Kerhi, Cüneydi Bağdâdi gibi zatlarda bu yoldan geldiler. İşte o yolun 45. Halkası da Abdullah Gürbüz Kaddesallahu Sırrah-ul Aziz Hazretleridir.

Görüldüğü gibi Allah Resulü çihari yârin güzin efendilerimizin her birine ayrı ayrı zikir telkin edip, her birine seyrü süluklarını tamamlatmıştır.

Peki, neden her birine ayrı ayrı yollar telkin etmiştir?

Şöyle ki;

         Peygamber (sav) Efendimiz Hafi zikri önce Ebubekir Sıddık (ra) Hz.lerine telkin edip irşad buyurdular. Sonra da Hz. Ali (ra) Efendimize de telkin buyurarak bir müddet çalıştırtırdılar. Hz. Ali Efendimiz, asla tad bulamadılar ve tarikatten feyz alamadılar. O zaman Efendimiz (sav) Allah-ü Teâlâ’ya temenni ve niyazda bulundular. Hz. Ali, Hz. Ömer ve Hz. Osman (ra) Efendilerimiz hakkında, emr-i ilahi zuhur etti:

            “Habibim! Onların, dördünün de kabiliyetleri başka başkadır. Birisinin gittiği yoldan, diğeri gidemez. Onların, tecellileri iktizası böyledir, buyuruldu ve her birinin hakkında bir tarik Fahr-i Âlem (sav) Efendimize talim olundu.

Şimdi On iki tarikat olduğu gibi o vakitte Rasulullah (sav) Efendimiz dördüne dört tarik göstermiş ve dördünü de Allah-ü Teâlâ Hz.lerine vasıl etmişlerdir. Daha sonra Efendimiz (sav) ahirete teşrif buyurduklarında, Ebubekir-i Sıddık (ra) Efendimiz halifeleri olmuşlar ve kendi tariki üzere ashabı kiramdan istidadı bulunanları irşad buyurmuşlardı.

         Daha sonra Hz. Ömer (ra) Efendimiz halife olmuş ve kendi tarikleri güç olduğundan o da Ebubekir-i Sıddık (ra) Efendimizin tarikinden suluk göstermişlerdir.

         Ondan sonra Hz. Osman (ra) Efendimiz hilafet geçince o da Hz. Ömer Efendimiz gibi, kendi tarikini göstermemiş, Ebubekir Sıddık (ra) Efendimizin tarikinden süluk göstermişlerdir.

         Nihayet Hz. Ali (ra) Efendimiz, halife olunca Ebubekir-i Sıddık Efendimizin tarikinden süluk görenlere, yine o tarikten terbiye etmiş. Yeniden, kendilerine intisap edenleri de, kendi tariklerinden irşad buyurmuşlardı.

         Hz. Ömer ile Hz. Osman Efendilerimiz tarikatlarının uygulaması çok ağır olduğundan dolayı Hz. Ömer ile Hz. Osman’ın tarikleri kaybolmuştur. O tariklerden hiçbir irşad olunmadığı için şimdi onların vekilleri, tasarruf ve irşad ile memur değillerdir.

Peygamber (sav) Efendimiz vakt-i saâdetlerinden Eba-Müslim zamanına gelinceye kadar Tarikat-i Aliye biri gizli ve diğeri açık olmak üzere iki idi.

         Eba Müslim’den sonra, oniki tarikat zuhur etmesinin sebebi ve hikmeti şudur:

         Fahr-i-âlem (sav) Efendimizin sülalesinden on iki imam zuhur etmiştir. Dördü Hz. Ebubekir(ra)Efendimizin tarikinden ve sekizi Hz. Ali (ra) Efendimizin tarikinden süluk görmüşlerdir. Süluklarindan sonra, bunlarında ciharı yâri Güzin Efendilerimiz gibi, her birilerinin tecellileri başka olduğundan, Cenabı Hak kendi tecellilerine göre keyfiyetsiz olarak birer tarik göstermişti. Bundan dolayı, kendilerine yakın olan kimselere, sırren o tarik üzere telkin buyurur ve sulük gösterirlerdi. Lakin zahirde açıklamazlar, kendileri süluk gördükleri tarikten görünürlerdi. Çünkü o vakitler:

         ‘Bunlar, Hz. Ebubekir (ra) ve İmam Ali (ra) Hz. leri tarikinden ileri geçip, kendiliklerinden tarik icad ettiler. Tarik-i Muhammediye’yi bırakıp, batıl yola gittiler.’ diye halk arasında bir fesada sebep olmamak için, bunu açıklamazlardı. Bundan dolayı, o zaman iki tarikattan başka, vuslat yolu yoktu. Sonra, yeniden cehalet vakti geldi, çattı ve Eba-Müslim’in ortaya çıkmasına kadar, mü’min ve muvahhit olan kimseler, hücrelerinde ibadet ve ta’atle meşgul olmaya ve hallerini kimseye açıklamamaya başladılar.

         Eba- Müslim’in ortaya çıkması üzerine, kitapların haber verdikleri gibi şeriat-ı mutahhara, ilerledi, doğuyu ve batıyı tuttu. O zaman fasıklar, facirler ve münafıklar birer tarafa dağıldılar ve perişan oldular. Bundan sonra, mezkûr imamların her birerlerinin tecellisinde bir pir zuhur etti ve 12 tarik böylece meydana çıktı.

         Naklettiğimiz bu bilgilerin tamamı tasavvuf ilmi kapsamındadır. Bu ilimle ilgili yeterli tafsilat yapılmadığı içinde çokta vakıf olunamamış bilgilerdir. Nasıl her ilmin kaynağı Allah Resulü(sav) ise tasavvuf ilminin ilk kaynağı da Allah Resulüdür. Yani ilk mutasavvıf Hz. Muhammed (sav)’dir.

Kur’an’ı gereği gibi anlamak, başta Hz. Peygamber (Sav)in açıklamaları olmak üzere, kıraat vecihleri, sahabenin izahları, Arap dili, nüzul sebepleri… Ve daha pek çok hususu bilmeye bağlıdır. Tefsir, Hadis, Kelam, Fıkıh, Tasavvuf gibi ilimler de Allah’ın dini olan İslam’ın ve Kuran’ın doğru şekilde anlaşılmasını amaçlar. Dolayısıyla bu ilim dallarının her biri, Kur’an’ın doğru anlaşılmasını ve yaşanmasını temin eden alternatifsiz vasıtalardır. Onlar olmadan Kur’an’ın, murad-ı ilahîye uygun biçimde anlaşılması da yaşanması da mümkün değildir. “İslâm akıl dini değil, nakil dinidir” şeklindeki söz de ancak bu şekilde doğru bir zemine oturabilir.

Ulema, Kur’an’ın doğru anlaşılması için vazgeçilmez olan bu ilimleri sahabe döneminden başlayarak belli bir tedricî gelişim içinde sistemleştirmiş ve uzun yıllar, hatta yüzyıllar süren gayretler neticesinde İslâmî ilimler bugünkü kıvamına kavuşmuştur. Tefsir, Hadis, Kelam ve Fıkıh ilimleri hayatımızın dış cephesinin ilahî rıza doğrultusunda şekillenmesini sağlarken, Tasavvuf ilmi de içimizin, kalbî ve ruhî hayatımızın arzu edilen kıvama gelmesini temin eder. Dolayısıyla Tasavvuf’suz bir hayat, sadece dış cephesi süslenmiş bir binaya benzer. Bizler, evlerimizin dış görünüşünün güzel olmasına dikkat ederiz; ancak evin bize lazım olan esas kısmı içerisidir. Hayatımızın büyük bir bölümünü iç mekânlarda geçirdiğimiz için asıl süslenmesi ve yaşanabilir hale getirilmesi gereken yer, iç mekânlardır.

Kelam ve Fıkıh gibi ilim dallarının ilgi sahasına giren ayetler nasıl ancak bu ilim dallarının sistemleri vasıtasıyla anlaşılabiliyorsa, Tasavvuf ’un ilgi sahasına giren ayetler de ancak bu ilim dalının ortaya koyduğu sistemle bir bütün olarak anlaşılabilir. Diğer ilim dallarında olduğu gibi Tasavvuf’ta da ilgili ayetlerin anlaşılması, Hz. Peygamber (sav)’in Sünneti ve hadisler temelinde olacaktır.

Şuna dikkat çekmez isteriz ki;

İslâm âlimlerinin bütün bu ilim dallarında ortaya koyduğu birikim, tesadüfen oluşmuş ya da tarihin belli bir döneminden sonra kendiliğinden ortaya çıkmış değildir. Bu ilim dallarının her biri, temel metot ve hareket tarzlarını Hz. Peygamber (sav)’in, ashabına yönelik yönlendirme ve uygulamaları oluşturmuştur. Bu itibarla söz konusu ilim dallarının her birinde gördüğümüz hoca-talebe ilişkisi, kesintisiz biçimde Sahabe ’ye ve onlar vasıtasıyla Hz. Peygamber (sav)’e kadar uzanır.

Bu ilim dallarında faaliyet göstermiş olan ulemanın tümü (Allah onlardan razi olsun) sadece Allah Teâlâ’nın rızasını gözeterek hareket etmiş ve O’nun muradını keşfetmenin peşinde olmuştur.

Bu uğurda mücadele eden mütekellimleri, müfessirleri, fakihleri, muhaddisleri mutasavvıfları İslam içinde ayrılıklar olarak değil de; İslam ordusunun kara, hava, deniz, atlı, yayalı gibi farklı noktalarında hizmet eden bir neferi olarak görmelidir.

 

 

 

 

 

 

 



[1] Araf-159

[2] Araf 181

[3] Razi, Tefsir, VIII/302; Neysaburi, Tefsir: I/264; Keşfu’l-Hafa: II/64

[4] Aclunî, Keşfu’l-hafa, 1/26; Suyutî, el-Havî li’l-fetavî, 2/298

[5] Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 26-27

[6] el- Cami’us-Sağir 1/415, Sevaiku'l-Muhrika 73; Tehzibu't-Tehzib 6/320; Müstedrek-i Hâkim 3/126




Okunma Sayısı :2763

Yorumlar
Bu soruya ait yorum bulunmamaktadır.
Bir Yorum Yazın
Adı Soyadı *
E-Posta *
Yorum *