
.png)
.png)
.png)

.png)
.png)
.png)

.png)

.png)
Cenâb-ı Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm buyuruyorlar ki:
“Her kim cuma günü veya cuma gecesi ölürse, kabir azabından kurtulur ve mahşer günü şehitlerin üniformasıyla gelir.” [1]
Rabbim suallerimizi kolay eylesin inşallah.
Çetin bir yola, ebedî bir âleme doğru gidiyoruz. Rabbim, oraya hayırlarla ulaşmayı nasip ve müyesser eylesin.
Ebû Zer (radıyallahu anh) Hazretlerine Cenâb-ı Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm buyuruyorlar:
“Gemiyi yenile, çünkü deniz derindir. Azığını tam al, çünkü yol uzundur. Yükünü hafiflet, çünkü tırmanılacak geçit sarp ve zordur. Amelinde ihlâslı ol; yalnız Allah rızasını gözet. Çünkü her şeyi gören ve denetleyen Allah Basîr’dir.”[2]
Yani Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm buyuruyorlar ki “İmanına mukayyet ol. İmanını gözden geçir. Sakın ha itikadını bozma. Bu yol öyle çetin bir yoldur ki imanı muhafaza edebilmek çok önemlidir. Onun için kişinin itikadında en ufak bir zafiyet olmaması gerekir.
Geminin kenarında, köşesinde ufak bir delik olacak olursa o gemiyi paramparça edeceği gibi, itikatta meydana gelebilecek en küçük bir zafiyet de kişiyi dinden, imandan edebilir.
İtikad nedir?
Dinî bir terim olarak itikad; insanın dinen inanması gereken esaslara kalben, şüphesiz bir şekilde inanması, onları tasdik etmesi ve benimsemesi; yani bir inanç sistemi olarak kabul etmesidir.
Ehl-i Sünnet itikadı, Kur’an ve Sünnet sınırları içerisinde kalarak, şüpheden uzak, sahabe anlayışına uygun ve lekesiz bir iman bütünlüğünü muhafaza etmektir.
Ehl-i Sünnet’e göre iman, kesin bir tasdiktir; yakîndir. Zandan, şüpheden ve tereddütten uzaktır. İtikatta en ufak bir şüphe veya tereddüt, geminin altındaki o küçük delik gibidir; zamanla bütün imanı tehdit eder.
İslâm esasları bir bütündür. ‘Şuna inanırım ama şuna inanmam.’ denilemez. Kur’an ve sahih sünnetle sabit olan temel hükümlerden birini bile inkâr etmek itikadı bozar.
Ehl-i Sünnet çizgisinde günah işleyen bir mümin dinden çıkmaz; ancak itikattaki, yani inançtaki bir bozulma veya dindeki bir esası küçümseme yahut inkâr etme, insanı imandan eder. Burada vurgulanan ‘zafiyet’, ameldeki kusurlardan ziyade doğrudan inancın temellerindeki zedelenmedir.
İşte burada gösterilen zafiyet neticesinde, insan son nefesine geldiği zaman, şeytanın onun imanını teslim alması mümkün olur mu?
Mümkün olur.
En ufak dünya menfaati için zafiyet gösterenin, zorda kaldığı zaman imanında daha büyük zafiyetler oluşur.Onun için Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm:
‘Gemini kontrol et ve onu güzel bir şekilde hazırla! Yâ Ebâ Zer, azığını da iyi hazırla! Yol uzundur.’ buyuruyorlar.
Yani ebedî bir âleme varacağız. İnsanın anasından, babasından, evladından kaçacağı bir zaman dilimine varacağız. O zaman diliminde insana kendi götürdüğünden başka hiçbir şey fayda etmeyecektir.
Rabbim güzel ameller işlemeyi nasip ve müyesser eylesin.
Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm bir de: “Fazla yüklerini indir.” buyuruyorlar.
Yani mâlâyânî, boş şeyler, takvada eksik olan neyin varsa bunları da eksilt.
“Dar geçitler vardır. Dikkat et! Bunlardan kendini arındır. Amelini sâlih kıl. Sakın riya bulaştırma! Zira bütün amelleri gören bir Allah var.”[3]
Rabbim, inşallah kâmil bir iman ile yaşayıp güzel amellerle Dergâh-ı İzzet’e varmayı nasip ve müyesser eylesin.
Biz tasavvuf yolundayız, maneviyat sultanlarının yolundayız. Onların yolunda sâ‘y u gayret edip, inşallah cennet ve Cemâl-i İlâhî’ye ulaşmak için yola çıktık. Rabbim bizleri bu yollarda daim kılsın.
Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm Hazretlerinin doğmuş olduğu Rebîülevvel ayını bitirdik. Efendimizin şefaatini talep ediyor ve Onun güzel ahlâkından hissedar olmayı Rabbimizden niyaz ediyoruz.
İmam-ı Rabbânî, İmam-ı Şa‘rânî, İmam-ı Gazâlî ve emsali meşâyih-i kirâmın cümlesi hem zâhirde âlimlerdir hem de büyük mürşid-i kâmillerdir. Onlar da İmam-ı Âzam, İmam-ı Şâfiî, İmam-ı Mâlik ve İmam-ı Ahmed bin Hanbel Hazretleri gibi büyük âlimler, büyük imamlardır. Ancak onlar herhangi bir mezhep kurmamışlardır.
Neden?
Şöyle bir misal verelim:
Yoğurt çorbasını İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri ortaya koymuştur. Sen de kalkar, “Ben de bir yoğurt çorbası pişireyim.” dersen bunun bir mânâsı yoktur. Netice itibarıyla yoğurt çorbası pişirilmiştir.
Yani İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri hükümleri vermiştir. Bunun üzerine kalkıp da, “Ben de bir hüküm vereyim.” demek doğru olmaz. Çünkü vereceği hüküm, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat içerisinde İmam-ı Âzam’ın hükmünden farklı olmayacaktır.
Öyle olunca İmam-ı Şa‘rânî Hazretleri:
“Bizim yolumuz, Cenâb-ı Peygamber aleyhissalâtü vesselâma bende olma yoludur. Sonsuz salât ü selâmlar getirerek Onun yolunda gitmektir. Ancak böyle giden insanın da birtakım alâmetleri olur. Ben de sana onları söyleyeyim:
Biz çok salât ü selâm getiririz ama mânâmızda da Cenâb-ı Muhammed aleyhissalâtü vesselâmı görürüz. Bir müşkülümüz olduğu zaman da kendisine danışırız. Hadislerden ihtilafa düştüğümüz bir mesele olursa kendisine sorarız. Öyle ki bir yere gideceğimizde, bir şey yapacağımızda da kendisine danışırız. Eğer bu hâle gelmezse kendimizi salât ü selâm getirmiş saymayız.”diyor.
“Efendim, ne kadar salât ü selâm getirirsiniz?”
“Fazla değil, günlük 30.000 tane salât ü selâmım vardır.” diyor.
Anlayabiliyor muyuz?
Hocam, bu nasıl mümkün oluyor? Nasıl yetiştirebiliyorlar?
“Bast-î Zaman” diyoruz biz buna. Allah-ü Teâlâ zamanı izâfî kılıyor. Onlar aşk ve muhabbetle salât ü selâm getirdikleri zaman, “Allahümme salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ ve şefîinâ Muhammed” dedikleri zaman, Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm Hazretlerinin ism-i şerifinin tesiri yüreklerini yakıyor. Bu dünya âleminden kesiliyorlar, mânâ âleminin içerisinde bir seyrü sefere çıkıyorlar.
Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.leri sohbetlerinde“Muhammed” ism-i şerifi devreye girdi mi şöyle bir dururdu.
Peygamberlerin ve mürşid-i kâmillerin gözyaşları aşağıya doğru akmaz. Onların gözyaşları başlarına doğru gider. Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretleri böyle bir âdet vermiş onlara.
Üzüldüğü bir şeyden dolayı Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın gözyaşının yere düşeceği bir durum olsa, Allah muhafaza etsin, Allah-ü Teâlâ helâk eder.
Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.leri ile Resûlullah Efendimizden mevzu ettik mi, Efendimin şurasından bir nem yukarıya doğru giderdi. Şöyle dönerdi, arkasından da:
“Nasıl Muhammed’mişsin ki Sen, bizi böyle yaktın…”derdi.
Bir defasında sohbetten çıktık, Cennet Mekân Abdullah Babamla oturuyoruz. Efendi Hazretleri dedi ki:
“Oğlum, şimdi buradan çıkalım, sen beni doğruca Nevşehir’e götür. Oradan da Sivas’a gidelim.”
“Baba, yarın gidelim.” deyince:
“Oğlum, şimdi gidelim.” dedi.
“Baba, daha yemek yemediniz, yorgunsunuz, yarın gidelim. Biraz da rahatsızsınız.”deyince şöyle döndü, dedi ki:
“Oğlum, Allah’ın Resulü gitmemizi söylüyor. Onun müsaadesi olmadan biz bir yere gidemeyiz. O, bir yere git dediği zaman da biz duramayız. Öyle olunca bu yolda adamın yaşlı olduğuna, hasta olduğuna bakılmaz. Resulullah Efendimizin ne dediğine bakılır, evladım! Bunu da böyle bil!” diye bizi de bu şekilde eğitmişlerdi. Allah kendisinden razı olsun.
Mürşid-i kâmillerin böyle ehemmiyet ve özellikleri vardır.
Şems-i Tebrîzî Hazretleri, biliyorsunuz, Mevlânâ Hazretlerini mânevî olarak yetiştiriyor. Mevlânâ Hazretleri, Şeyh Sadreddin Konevî Hazretlerinden de ilim okumuştur. Kendisi büyük bir muhaddistir, İbnü’l Arabî Hazretlerinin de mânevî evladıdır. Ondan almış olduğu hadis ilminde de çok ileri seviyedeydi.
Bu yüzden âlimler geldi, Mevlânâ Hazretlerine bir hadîs-i şerîfin iki farklı rivayetini sual ettiler ve: “Hangisi doğru?” dediler.
Bu meyanda Şems Hazretleri geldi. Meseleyi de kapıdan girince duydu. Şöyle Şems Hazretlerinin yüzüne doğru baktı. Şems-i Tebrîzî Hazretleri döndü, dedi ki:
“Niye sözün sahibine sormuyorsun? Sözün sahibine sor!”
Demek ki tam böyle bir tekâmül aşamasında söylemiş onu…
Mevlânâ Hazretleri diyor ki:
“Üstadım o desturu verdiği zaman, bir anda âlem-i mânâda Cenâb-ı Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın sahabeleriyle sohbet ettiği andayım. Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz bana sualin cevabını olduğu gibi verdi. Böyledir, Molla, tamam mı?” dedi, diyor.
Onun için Rabbim, inşallahu’r-Rahmân, bizlere de böyle Resulullah Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm Hazretlerini bizzat görmek şuurunu ve güzelliğini nasip eylesin. Aşk ve muhabbetler versin.
Onun içindir ki Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm Hazretleri olmadan bir insanın mânevî olarak tekâmül etmesi mümkün değildir.
Eğer “Ben cenneti, Cemâl-i İlâhî’yi göreyim.” diyorsanız, unutmayın; Hazreti Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı görmeden bunların görülmesi mümkün değildir.
Çünkü gerek hâl dediğimiz yakaza durumları, gerekse mânevî rüyalar, Cenâb-ı Peygamber aleyhissalâtü vesselâm Hazretlerinin aynasından geçer. O süzgeçten geçmedikten sonra görülmesi mümkün değildir.
Onun için Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri:
“Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim. Hazreti Muhammed’den görünür Allah daim.”diyor.
Yani hakikat ancak Hazreti Muhammed Mustafa’nın aynasından görünür. Ona tâbi olursanız o pencereden görürsünüz. Başka türlü görmemiz mümkün değildir.
Bunun için de çok salât ü selâm getireceğiz.
Mesela Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm:
“Bir kimse cuma günü 100 defa salât ü selâm getirecek olursa Allah o kimsenin 80.000 günahını affeder ve mağfiret eder.”[4]
“Her kim sabah namazını kıldığında, dünya kelâmı konuşmadan, 100 kere bana salavat okursa Allah Teâlâ onun otuz ihtiyacını peşinen, yetmiş ihtiyacını da gecikmeli olmak üzere yüz ihtiyacını yerine getirir. Akşam da böyle yapan için bunun benzeri bir müjde vardır.”[5] buyuruyor.
Yani o yetmiş tane ne demek, biliyor musunuz?
Belalar, musibetler, günahlarınız, sıkıntılarınız varsa Allah-ü Teâlâ o yetmiş tanesiyle diğerlerinin hepsini mahsup eder; o otuz tanesiyle de sizin müşküllerinizi geriye bırakır.
Meşâyih-i kirâmın büyüklerinden Süfyân-ı Sevrî Hazretleri anlatıyor:
“Kâbe-i Muazzama’yı tavaf ediyordum. Bir delikanlı gördüm. ‘Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed, Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed, Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed’ diyerek Kâbe-i Muazzama’yı tavaf ediyor.
Ama başka bir şey söylemiyor. Sürekli bunu söylüyor. Tabiî dikkat ettim delikanlıya. Çok da nûranî, mâneviyatlı bir çocuk. Hemen yanına vardım.
‘Hayırdır, derdin ne? Niye hiç durmadan böyle salât ü selâm getiriyorsun?’ dedim.
‘Hiç sormayın efendim. Babamla hac yolculuğuna çıkmıştık. Yolda babam vefat etti. Vefat ettikten sonra da yüzü simsiyah oldu. Burnu da hınzır burnuna döndü. Tabiî oradan geçen yolculara da göstermemek için hemen üzerini örttüm.
Babamın hâline baktım… Orada çaresiz otururken nurlar içerisinde bir zat geldi. Babamın yüzünü açtı. Yüzünü eliyle mesh etti ki babam pırıl pırıl oldu.
“O zat, hadi artık babanı kaldır.” dedi.
Ben de, ‘Efendim, siz kimsiniz?’ diye sordum.
‘Bilemedin mi? İyi bak Bana.’ deyince bir baktım ki:
‘Siz, Peygamber aleyhissalâtü vesselâm değil misiniz?’ dedim.
O da tebessüm etti, gitti. Hemen kendime geldim. Örtüyü kaldırdım ki babam nur gibi…”
O arada Efendimiz aleyhissalâtü vesselâma sual ediyor:
“Yâ Resûlullah! Babam niye bu hâle gelmiş?”
“Baban içki içermiş evladım. Ancak baban arada Bana salât ü selâm getirirmiş. Salât ü selâmlarla memur olan melekler Bana gelip, ‘Sana salât ü selâm getiren filanca da şu anda müşkül durumda.’ dediler. Onun için geldim.” diyor Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm.[6]
Bakın, her insanda 360 veyahut da 380 tane melâike-i kirâm vardır. Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm:
“İnsanın alt ve üst dudağının olduğu yerde bir melek muhakkak bulunur. Bu da ümmetime mahsustur.”
“Onlar nedir, yâ Resûlullah?”dediklerinde:
“Bana getirilen salât ü selâmı almakla görevli meleklerdir. O melekleri boş bırakmayınız.” diyor.[7]
Onun için Efendimiz aleyhissalâtü vesselâma salât ü selâm getirmek insana ne kazandırırmış? Onları da söyleyelim.
Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm buyuruyorlar ki:
“Bir kimsenin bir sıkıntısı, bir meşakkati olursa Bana muhakkak salât ü selâm getirsin. En az üç kere, ‘Yâ Rabbi, Muhammed Mustafa’nın hakkı için.’ derse Allah muhakkak o bela ve musibeti kendisinden def ü ref eder.”[8]
Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, genel için söylüyor ama günahkâr için de söylüyorlar:
“Birbirlerini seven iki kul karşılaştıkları zaman Resûlullaha salavat getirirlerse, ayrılmadan önce Allah’ın affına ermiş olurlar.”[9]
Onun için bu şekilde yapınız.
Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm:
“Söyleyeceğini unutan, hatırlamak için Bana salât ü selâm getirsin!” buyuruyor.[10]
Çok tecrübe ettim. Bazı âyet-i kerîmeler birbirine çok benziyor. Böyle daraldığım zaman: “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed.” dedim mi âyet hemen devamında geliyor. Haberiniz olsun. Darda kalırsanız: “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed.” diyorsunuz.
Bakın, Allah ile kulun buluştuğu tek amel salât ü selâmdır.
Allah-ü Teâlâ:
“Kulum, Ben namaz kılmam, oruç tutmam, zekât vermem. Ancak Ben, Muhammed’ime salât ve selâm ederim, seni de bu amele ortak ederim.”diyor.
Bunu nereden anlıyoruz?
Ahzâb Sûresi’nde Rabbimiz:
“Gerçekten Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler! Siz de Ona teslimiyetle salât ve selâm edin.”[11] buyuruyor.
Biz de:
“Allahümme salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammed.” diyeceğiz; salavat-ı şerîfeyi dilimizden düşürmeyeceğiz.
Size Cennet Mekân Abdullah Babamın sürekli yaptığı bir şeyi daha tavsiye edeyim.
“Salâten Tüncînâ” duası vardır. Sabah namazından sonra veyahut ikindi namazından sonra okuyacaksınız.
Esnaflar, borcunu ödeyemeyenler… İkindi namazından sonra oturacaksınız:
“Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin salâten tüncînâ bihâ min-cemî‘il-ehvâlive’l-âfât. Ve takdîlenâ bihâ cemî‘al-hâcât ve tutahhirunâ bihâ min-cemî‘i’s-seyyiât ve terfe‘unâ bihâ ‘ındeke a‘lâ’d-derecât ve tubelliğunâ bihâ aksa’l-ğâyât mincemî‘il-hayrâti fi’l-hayâti ve ba‘de’l-memât, birahmetike yâ erhamer-râhimîn.”
Bundan sonraki kısmını bazıları hadisin sonuna eklemişlerdir; çünkü keşifle verilmiştir:
“Hasbünallâhu ve nî‘me’l-vekîl, nî‘me’l-mevlâ ve nî‘me’n-nasîr. Ğufrâneke rabbenâ ve ileyke’l-masîr.”
Osmanlı bu duayı bütün camilerinde namaz sonlarında muhakkak okutmuştur.
Dergâha ilk katıldığımız dönemlerdeydi. Sabah namazını kıldırdım. Abdullah Babam rahmetullahi aleyh, sabah namazından sonra:
“Salâten Tüncînâ’yı oku.” dedi.
Mübarek ikindi namazını kılardı; kendisi Salâten Tüncînâ’yı okurdu. Bunu muhakkak ezberleyin kardeşim. Çoluğunuzda, çocuğunuzda bir sıkıntı olursa muhakkak bunu okuyunuz.
Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz:
“Cuma günü Bana çok salavât getirin! Zira o gün, meleklerin hazır ve şâhit olduğu bir gündür. O gün bir kişi Bana salât ettiğinde onun salâtı mutlaka Bana arz edilir. Salavât getirmeyi bırakıncaya kadar bu durum böyle devam eder.” buyuruyor.[12]
Onu, sakın kabrinde vefat etmiş bir zat olarak görmeyiniz. Allah’ın Resulü aramızdadır ve bizim şu anki hâllerimize şahitlik etmektedir. Rabbim görmeyi nasip ve müyesser eylesin.
Hz. Ebû Talha (radıyallahu anh) anlatıyor:
“Bir gün Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), yüzünde sevinç ve müjde emareleri olduğu hâlde neşeli bir şekilde geldi. Biz:
‘Yâ Resûlullah! Yüzünüzde bir sevinç ve müjde görüyoruz; sizi böyle mutlu eden nedir?’ diye sorduk.
Buyurdular ki:
‘Bana melek, Cebrâil, geldi ve şöyle dedi:
Yâ Muhammed! Rabbin Sana şöyle buyuruyor: Ümmetinden kim Sana bir defa salât getirirse, Benim ona karşılık on defa rahmet etmem; ümmetinden kim Sana bir defa selâm verirse, Benim ona karşılık on defa selâm etmem Seni razı etmez mi?’
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
‘Evet, razı eder, ey Rabbim.’ buyurdu.”[13]
Bakın, Allah’ın bir rahmetini şöyle ifade etmişlerdir:
İnsanın dünyalar dolusu derdi, sıkıntısı, günahı olsa, o bir rahmet hepsini mahv u perişan eder.
İbni Atâullah el-İskenderî Hazretleri diyor ki:
“Bir kulun ömrü boyunca yaptığı bütün ibadetler, kılınan namazlar, tutulan oruçlar ve edilen dualar —Allah kabul ederse— Allah’ın o kula tecellî eden ‘tek bir rahmeti’nin eseridir.
Şimdi düşün: Bir tek rahmet ile insanın bütün ömrü, ibadeti ve dünyası kuşatılıyorsa; bir defa salavat getirmekle kazanılan ‘on rahmet’ ne kadar büyük bir ameliyedir! İnsan bu tenasübü ve bu rahmetin büyüklüğünü nereye sığdırabilir?”[14]
Ama maalesef bunların hiçbirinden haberimiz dahi yok. Aleyhissalâtü vesselâm yine böyle mütebessim oldular.
“Ne oldu, yâ Resûlullah?” dediler.
Dedi ki Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm:
“Ben Sırat’ı gördüm. Sırat’ta ümmetimden bir kimsenin geçemediğini gördüm. O meyanda iki tane delikanlı geldi. ‘Onlar nedir, kimdir?’ deyince dediler ki:
‘Yâ Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, biz salât ü selâmız. Bu adam Senin için salât ü selâm ediyordu. Onun için o salât ü selâm bunun buradan kurtuluşuna vesile oldu. Biz şefaatçiyiz.’ dediler ve oradan götürdüler.” diyor.[15]
Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm ve akabinde:
“Bana getirdiğiniz salât ü selâm, yarın mahşer gününde sizin şefaatçinizdir.”buyuruyor.
Efendimiz görmediği, yaşamadığı bir hadiseyi hiçbir zaman söylememiştir.
Konuyla alâkalı meseleleri sabahlara kadar anlatabiliriz. Ancak şu kadarını söyleyeyim:
Nerede, hangi hâl üzere olursanız olun, salât ü selâm getirin. Her amelde muhakkak ki Allah’ın rızası aranır. Amelde riya varsa reddolunur. Salât ü selâmda böyle bir şey yoktur. Gönülden yapılmamış bile olsa, Resulullah Efendimizin lehine olduğu için Allah-ü Teâlâ kabul ediyor. O kimsenin sıkıntısı, derdi varsa onu da bertaraf ettiği gibi rahmete de ulaştırıyor, haberiniz olsun kardeşim.
Rabbim inşallah Resulullah Efendimiz aleyhissalâtü vesselâma hakkıyla ümmet olmayı nasip ve müyesser eylesin.
Burada şunu söyleyeyim:
Ayaklarımızı uzattığımız bir hâlde salât ü selâm getirilmez, Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın ismi anılmaz.
Âyet-i kerîmede Rabbimiz:
“Allah’ın zikri hususunda kalpleri katılaşmış olanların vay hâline! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”[16] buyuruyor.
Burada iki mânâ vardır:
Birincisi, Allah’ı zikretmedikçe insanın kalbinde büyük bir kasavet oluşur. Bir kabz hâli oluşur. Nasipsiz bir adam olur.
İkincisi, Allah’ı zikreder de usûl ve âdâba uygun hareket etmezse…
Yani televizyonun karşısına oturup film, dizi vesaire izlerken salât ü selâm getirip, zikir yapıp da kalbinde tesir olmayacak olursa bu da insanın kalbini katılaştırır.
Rabbim muhafaza buyursun.
Onun için sakın evrâd-ı şerîfenizi televizyonun karşısında yapmayınız.
Allah hepinizden razı olsun. Geceniz mübarek olsun.
Allah’a emanet olun inşallah.
[1]Cuma günü veya cuma gecesi vefat eden kimsenin kabir fitnesinden korunacağı” mânasındaki rivayet Tirmizî, Sünen, Cenâiz, 66/1074 ve Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6582 gibi kaynaklarda farklı lafızlarla yer almaktadır.
[2]Ebû Zer (r.a.) rivayeti için bk. Deylemî, el-Firdevs bi-me’sûri’l-hitâb, 5/339. Rivayetin benzer lafzı İbn Hacer el-Heytemî, ez-Zevâcir, 1/37’de de aktarılmıştır.
[3]Deylemî, Musnedu’l-Firdevs, 5/339.
[4]Dârekutnî ve Deylemî
[5]Şemseddin es-Sehâvî, el-Kavlü’l-Bedî‘, s. 179
[6]Süfyân-ı Sevrî Hazretlerine nispet edilen, hac yolculuğunda babasının vefatı ve salavat sebebiyle Resûlullah Efendimiz aleyhissalâtüvesselâmınmânevî yardımının görüldüğü menkıbenin farklı varyantları bulunmaktadır. Sehâvî, el-Kavlü’l-Bedî‘ içerisinde EbûNuaym ve İbnBeşküvâl yoluyla Süfyân-ı Sevrî’ye nispet edilen benzer menkıbeleri aktarır.
[7]İbnü’l-Cevzî, Bustânü’l-Vâ‘izîn ve Riyâdü’s-Sâmi‘în.Kadı İyâz, eş-Şifâbi-Ta'rîfiHukûkı'l-Mustafâ.
[8]“Sıkıntı ve meşakkat hâlinde üç defa salât ü selâm getirip dua etme” şeklindeki rivayet için mevcut metinde İbnü’l-Cevzî, Kādîİyâz’ıneş-Şifâ’sı ve Tirmizî, Kıyâmet, 23 kaydı verilmiştir.
[9]Nevevî’ninel-Ezkâr eserinin Türkçe tercümelerinde s. 480 civarında aktarılmaktadır.
[10]Enes b. Mâlik (r.a.) yoluyla nakledilmiş; Sehâvî, el-Kavlü’l-Bedî‘, s. 326’da
[11]Ahzâb Suresi, 33/56- Nesâî, es-Sünen, Sehv, 55’te yer alan, “Kim bana bir defa salât ederse Allah ona on defa salât eder...” hadisidir.
[12]Cuma günü Resûlullah Efendimiz aleyhissalâtüvesselâma çokça salavat getirilmesine dair rivayet Ebû’d-Derdâ (r.a.) yoluyla İbnMâce, Cenâiz, 65; ayrıca EbûDâvûd, Salât 201/1047 ve Vitir 26’da yer almaktadır.
[13]Ebû Talha (r.a.) rivayeti Nesâî, es-Sünen, Sehv, 55, hadis no. 1295; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/29, hadis no. 16383 ve başka kaynaklarda nakledilmektedir.
[14]İbnAtâullah el-Iskenderî, Tâcü'l-Arûs el-Hâvî li-Tezhîbi'n-Nüfûs.
[15]Taberânî, el-Mu'cemü’l-Kebîr, c. XXV, s. 257. Sehavî, el-Kavlü’l-Bedî‘, s. 135 (Abdurrahman b. Semure hadisi).
[16]Zümer Suresi 39/22


