Tezkiretü’l-Evliyâ gibi eserlerde, Müslüman olarak yaşadığı hâlde son nefeste imansız giden kimselerin bulunduğuna dair rivayetler okuyoruz. Hatta Süfyân-ı Sevrî Hazretlerinin, hocasının imansız vefatına şahit olması üzerine genç yaşta belinin büküldüğü anlatılır. Peki, namazını kılan, kendisini Ehl-i Sünnet olarak bilen bir kimsenin son nefeste imanını kaybetmesinin sebepleri nelerdir?
Ehli Sünnet ve'l Cemaat'ten ayrılan insanların imansız gitmesi muhtemeldir. Müslümanın ameli ve ibadeti olsa dahi Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat çizgisinden ayrılması ve itikadında bozulmalar olması, son nefeste imanını kaybetme riskini doğurur.
Son nefes, kulun dünya ile ahiret arasındaki en hassas eşiğidir. Şeytan, manevi bir korumadan yoksun sahih itikattan sapan kişilerin akıllarını son anda çelip başka yollara sürükleyerek küfür üzere ölmelerine sebep olur. İşte bu sebeple son nefeste nice insanlar imasız gitmişlerdir.
Bu sebeple kişi, her şeyden önce doğru bir itikada sahip olmalı; bunun yanında bir mürşid-i kâmilin mânevî himayesi altına girmelidir ki son nefeste imanla gidebilsin.
Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.leri ;
Mürşid-i kâmillerin Verasetü’l-Enbiyâ yani peygamberlerin vârisleri olduklarını; Cenâb-ı Hakk’ın, onların şekil ve sûretine şeytanın girmesine kesinlikle izin vermediğini ifade buyurmuşlardır.
Mürid nerede olursa olsun, dünyanın bir ucunda dahi bulunsa, son nefesinde yani sekerât-ı mevt hâlinde İblis kendisine musallat olduğunda, mürşid-i kâmil hilâfet ve basiret nuru ile bu hâli görür. Mürşid-i kâmil, Allah’ın izniyle dervişinin yanına bizzat yetişir; şeytanın vesveselerini bertaraf eder. Dervişinin zihnini ve kalbini toparlayarak onun Kelime-i Şehadet veya Kelime-i Tevhid söylemesine vesile olur; son nefeste imansız gitmesini engelleyerek ona mânen kefil olur.
Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.leri , bir kimsenin hakiki mürşid-i kâmil olup olmadığını anlamak için kendisine sorulacak üç temel sorudan birinin de:
“Daraldığım zaman veya öleceğim an imanla gitmeme vesile olabilir misin?” olduğunu ifade eder;
Eğer o zat gerçekten Peygamber Efendimiz ’den irşad yetkisi almış kâmil bir mürşid ise, Allahü Teâlâ onun şekline şeytanı girdirmediği için dervişinin yardımında hazır bulundurur ve imanla ahirete göçmesine vesile olur. buyurmaktadır.
Bir kimsenin ne kadar ibadeti olursa olsun Eğer Allah dostlarına karşı bir sevgisi muhabbeti yoksa, bir de dil uzatıyorsa o kişinin imanla gitmesi mümkün değildir.
Pirimiz Ahmed el-Kebir er-Rufâî Hz.leri ve Hz. Mevlana’nın da belirttiği üzere, Allah’ın dostlarına dil uzatanların ve onlara düşmanlık edenlerin son nefeste imansız gitmesi muhtemeldir.
Nitekim hadis-i kudsîde;
"Kim benim velime düşmanlık ederse, bana karşı savaş ilan etmiş olur"[1] buyrulmaktadır.
Seyyid Ahmed el-Kebîr er-Rufâî Hazretleri;
"Allah’ın veli kullarını inkâr etmekten, onlara dil uzatmaktan ve gıybetlerini yapmaktan sakının! Kim Allah dostlarına düşmanlık beslerse, Allah onun kalbini manen öldürür. Onların kalbini kıran, Cenâb-ı Hakk’ın gazabını üzerine çeker ve son nefeste imansız gitme tehlikesiyle karşı karşıya kalır."[2]
Ahmed er-Rufâî Hazretleri, sâliklerine ve talebelerine sürekli olarak evliyaya karşı gıybet ve husumetle bakmanın kalbi karartacağını, kalbi ölen kişinin ise akıbetinin kötü olacağını, yani sû-i hâtime[3] tehlikesine düşeceğini tembih etmiştir.
Aşk Eri Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:
"Allah ile oturup kalkmak isteyen kişi, velilerin huzurunda otursun. Velilerin huzurundan kesilirsen helâk oldun gitti; çünkü sen küllü[4] olmayan bir cüzsün."
"Şeytan bir kimseyi kerem sahiplerinden (Allah dostlarından) ayırırsa, onu kimsesiz ve desteksiz bulur; başını yer, mahvedip gider." [5]
Bir başka yerde ise:
"Hakk’ın velilerine düşmanlık edenler, aslında Allah ile savaşa girişmişlerdir. Onların attıkları ok dönüp kendi başlarını vurur ve son nefeste imandan mahrum kalırlar."[6]
Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.leri şöyle buyurmuşlardır;
“Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat üzere olan; Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Hazretleri’ne sürekli salât ü selâm getiren, Resûlullah Efendimiz’e bağlılığını muhafaza eden, istiğfar-ı şerifle kendi nefsindeki acziyetini bilen kimseler; Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Ashâb-ı Kirâm’ın ve onların yolundan gelen sâlihlerin yolunda yürüdükleri müddetçe imanlarını muhafaza ederler.
Bunun dışında kalan ve bu yoldan uzaklaşan kimseleri ise şeytan, çeşitli vesveseler ve yanlış yollarla saptırmaya çalışır. Kişi bu sapmalara kapılır ve imanını koruyamazsa, Allah muhafaza, küfür üzere ölmesine sebep olur.”
Bir diğer sebep de şudur:
Kişi diliyle ikrar edip namazını kılsa dahi kalbini kibir, haset, gıybet, nemime (laf taşıyıcılık), ucub (kendini beğenme) ve gösteriş gibi haram şeylerle doldurduğunda, yaptığı ibadetlerin ve tasdikinin gerçek mânâsı zayıflar. Kalpteki bu gizli hastalıklar, son nefeste imanın çalınmasına zemin hazırlar.
Bunun yanında, dinî ibadetlerini yerine getirdikleri hâlde din düşmanlarına karşı muhabbet besleyen; küfür ehlinin âdetlerini benimseyip icra eden, onların kendilerine mahsus günlerine, bayramlarına ve yılbaşı gibi merasimlerine hürmet gösteren kimseler de bu hâlleri sebebiyle imanlarını tehlikeye atarak, âhirette azaba dûçar olurlar.
Lâkin küfür ehline benzemek ve onların dinî sembol ve âdetlerine hürmet göstermek öylesine ağır bir vebaldir ki, bunun kalpte meydana getirdiği mânevî karanlığın giderilmesi kolay değildir. Öyle ki mürşid-i kâmillerin teveccüh ve himmeti dahi, kulun bu hâlden samimiyetle tevbe edip dönmesi ve Allah’ın rahmetine sığınması olmaksızın, meydana gelen mânevî karanlığı dünyada iken bütünüyle silmeye yetmeyebilir.
İmam Rabbânî Hazretleri, bu hususu ibret verici bir hâdise ile şöyle anlatmaktadır:
“Bir gün Müslüman bir komşumuz sekerât hâlindeydi. Yanına gittim; vefat etmek üzere olduğunu gördüm. Kalbine teveccüh edip nazar eylediğimde, o kalbin şiddetli zulmet ve karanlıklar içinde olduğunu müşahede ettim. Karanlığın kalkması ve kalbin aydınlanması için her ne kadar teveccüh ettiysem de, kalpteki o karanlık zerre kadar azalmadı.
Birçok defa teveccühü tekrarladım; fakat yine bir fayda vermedi. Bu durum karşısında hayrete düştüm. Sonunda işin aslı ve hakikati bana mânevî bir ilham ve keşifle bildirildi. Gayb perdesi aralandı ve denildi ki:
‘Bu kalpteki karanlıklar, onun İslâm dinine aykırı olan amellerinden ve günahlarından dolayı değildir. Bu karanlığın ve zulmetin asıl sebebi; bu kişinin küfür ehliyle (gayrimüslimlerle) dost geçinmesinden, onların âdetlerini ve dinî günlerini mukaddes sayıp hürmet etmesinden ve kalbini onlara sevgiyle bağlamasındandır.’
Yine bildirildi ki:
‘Sen ne kadar teveccüh edersen et, bu karanlık gitmez. Zira bu zulmet, ancak Cehennem ateşi ile temizlenecek cinstendir. Fakat bu şahsın kalbinde, o dehşetli zulmetlerin altında saklı kalmış zerre kadar da olsa bir iman nuru mevcuttur. İşte bu iman nuru sebebiyle kendisi ebedî azaptan kurtulacak; lâkin küfür ehlinin âdetlerine uymasının ve onlara muhabbet etmesinin cezası olarak Cehennem’de yanacaktır.’”[7]
Bu rivayet, kalbin mânevî hâlinin ve insanın kimlerle ünsiyet edip kimlere muhabbet beslediğinin ne derece mühim olduğunu göstermektedir. Zira insanın kalbi, sevdiği ve benimsediği şeylerden tesir alır. Bu sebeple mümin, yalnızca zâhirî amellerine değil, kalbindeki muhabbetlere, bağlılıklara ve yönelişlere de dikkat etmelidir.
İnsanın tek başına kalıp kendi aklına ve ameline güvenmesi, nefsin ve şeytanın vesveselerine karşı onu korumasız bırakabilir. Bir rehbere ve sâlihler meclisine tutunmayan kimseler, nefsin sinsi oyunlarını fark edemeyip imanlarını zayi edebilirler.
Cennet Mekân Abdullah Baba (ks) Hz.leri şöyle buyurmuşlardır:;
“Allah itikadımıza bağışlasın. İtikat çok mühimdir. Bizim kurtuluşumuz, yalnız amellerimize güvenmekle değil; Allah’a ve Resûlü’ne olan imanımız, muhabbetimiz ve itikadımızla mümkündür.”
Biz Allah’ı ve Resûlü’nü seviyoruz. Cenneti, cehennemi ve imanın esaslarını hak ve hakikat olarak kabul ediyoruz. Namazı, orucu, haccı, zekâtı ve diğer ibadetleri de hak biliyor, elimizden geldiği kadar yerine getirmeye çalışıyoruz. Fakat insanın ameline güvenmesi değil, Allah’ın rahmetine sığınması gerekir.
Allahü Teâlâ Hazretleri buyuruyor:
“Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlihlerle beraberdir.”[8]
Demek ki insan, iman ettikten sonra Allah’a ve Resûlü’ne tâbi olan sâlih kulların yoluna sarılır, onlarla beraber olmaya gayret ederse, onların hâlinden ve bereketinden istifade eder.
Bunun en güzel misallerinden biri de Ashâb-ı Kehf’in köpeği Kıtmir’dir. Kıtmir, sâlih kullarla beraber bulunduğu için Kur’ân-ı Kerîm’de onların kıssasında zikredilmiştir. Rivayetlere göre, sâlih kullara olan bu beraberliği ve muhabbeti sebebiyle cennete girecek hayvanlar arasında yer almıştır.
Öyleyse mesele yalnız bizim gücümüz ve amellerimiz değildir. Kul; itikadını muhafaza edecek, Allah ve Resûlü’nün yoluna sarılacak, sâlihlerle beraber olacak ve daima Allah’ın rahmetine sığınacaktır. Allahü Teâlâ da dilerse, kulunu sevdiği ve razı olduğu kulların bereketiyle muhafaza eder.
Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
"Bir zaman gelecek, insanlar camileri doldurur, içlerinde (hakiki) tek mümin yoktur.”[9]
Burada mühim olan hususlardan biri de şudur:
“Bir adam düşünün; içki içiyor, günah işliyor. Fakat ‘Ben günah işliyorum, yaptığım yanlıştır; Allah’ın emri haktır, ben nefsime yeniliyorum.’ diyor. İtikadı düzgündür. Günahkâr olsa da günahını günah olarak biliyor, haramı helâl saymıyor.
Bir de başka bir adam düşünün; dışarıdan bakıyorsun, namazını kılıyor, teheccüdüne kalkıyor, ibadetini yapıyor. Fakat itikadında bozukluk var. ‘Şeriata ne gerek var?’ diyor. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı muhabbeti zayıf veya yok. Kur’ân-ı Kerîm’in bazı hükümlerini kabul ediyor, bazılarını ise kabul etmiyor. Sünnete, zikre, zikir meclislerine ve dinin bazı hakikatlerine dil uzatıyor.”
Şimdi dış görünüşe bakarak hüküm vermek doğru değildir. Günah işlemek başka, günahı meşru görmek başka; nefsine mağlup olmak başka, Allah’ın hükmünü reddetmek başkadır.
Kul günah işleyebilir; fakat günahından dolayı Rabbine karşı mahcup olur, istiğfar eder ve:
“Yâ Rabbi, ben nefsime zulmettim.”der. Ümit kapısını kapatmaz.
Fakat insan, Allah’ın açık hükümlerini beğenmemeye, reddetmeye veya Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği hakikatleri küçümsemeye başlarsa, mesele artık yalnızca bir amel meselesi olmaktan çıkar, itikad meselesine dönüşür.
Onun için evliyâullah, insanın yalnız zahirine değil, itikadına, muhabbetine ve bâtınına da dikkat etmesini öğütlemişlerdir.
Kulun en büyük sermayesi; Allah’a iman, Resûlullah Aleyhissalâtü Vesselâm’a muhabbet, Kur’ân’ın ve şeriatın hak olduğuna teslimiyet ve bütün bunlarla beraber nefsinin kusurunu bilip Allah’ın rahmetine sığınmaktır.
Peygamber Efendimiz (sav);
“Ümmetimin fesadı zamanında benim yoluma sımsıkı sarılan yüz şehit sevabını kazanır.”[10]
Allah cümlemizin itikadını muhafaza eylesin, kusurlarımızı bağışlasın ve bizleri Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Ashâb-ı Kirâm’ın ve sâlihler yolunun muhabbetinden ayırmasın.”
Konuyla İlgili Benzer Sorular:
https://www.abdullahbaba.com/vuslat-programlari/4/vuslat-2015
[1] Buhârî, Rikâk, 38 (Hadis No: 6502)
[2] el-Burhânü’l-Müeyyed (Destekleyen Delil)
[3] bir insanın ömrünün sonunda, son nefesinde imanı kaybederek veya imansız şekilde kötü bir sonla hayata veda etmesi
[4] Küllü: hepsi, bütünü, tamamı, her biri
[5] Mesnevî, Cilt 2 2163 – 2165
[6] Mesnevî, Cilt 2 2165 – 2174
[7] Mektûbât-ı Rabbânî 266. Mektup (266. Mektub-ı Şerif)
[8] Nisâ Suresi, 69
[9] İbn Ebi Şeybe 6/163; Deylemi, h.no: 3447
[10] İbni Adiy, el-Kâmil fi’d-Duafâ, II/739; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, I/41