Tarihî ve Dinî Niteliği Olmayan Televizyon Dizilerini İzlemenin Din ve İman Üzerindeki Olumsuz Etkileri Nelerdir?
Tarih:4.10.2026
Okunma Sayısı:322
Tarihî ve Dinî Niteliği Olmayan Televizyon Dizilerini İzlemenin Din ve İman Üzerindeki Olumsuz Etkileri Nelerdir?

Tarihî ve dinî niteliği olmayan televizyon dizilerini, filmleri ve çeşitli programları izlemek, insanı zamanla kendi inanç ve medeniyet değerlerinden uzaklaştırarak zihnî ve ahlâkî bir aynîleşme tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilir.

İnsan psikolojisinde, sürekli seyrettiği ve muhatap olduğu şeylerle aynîleşme yani benzeşme eğilimi bulunmaktadır. İnsan; baktığı, dinlediği ve beraber bulunduğu kimselerden zamanla etkilenir. Onların hâl ve ahlâkını kendi şahsiyetine yansıtmaya başlar. Bu sebeple insanın sâlihlerle beraber olması, onların güzel ahlâkından istifade etmesi ve kalbini Allah-ü Teâlâ'nın zikriyle meşgul etmesi büyük önem taşır. Zira sohbet hâli muhabbeti, muhabbet ise benzeşmeyi doğurur.

İnsan, baktığı ve seyrettiği şeylerden de mânevî bakımdan sorumludur. Göz, kalbe açılan bir kapıdır. Kalp ise gördüklerinden ve seyrettiklerinden etkilenir. Mâneviyata faydası olmayan şeylerle meşgul olmak, zamanla kalbin inceliğini, ihlâsını ve zikirden aldığı lezzeti azaltır. Bu sebeple müridin gözünü haramdan ve faydasız meşguliyetlerden koruması, kalbini Allah-ü Teâlâ'yı hatırlatan şeylerle beslemesi mühimdir. Zira gözün gördüğü kalbe tesir eder. Kalpteki mânevî hassasiyetin, ihlâsın ve iman nurunun zayıflamasına sebep olur. Bu da insanın hâline ve davranışlarına yansır.

Günümüz medyasında sunulan pek çok yapımda zina, aldatma, eşcinsellik ve LGBT temaları işlenmekte; bu tür ilişkiler, kimi zaman özendirici bir üslupla ve sıradan hayatın doğal bir parçasıymış gibi sunulmaktadır. Dinî değerleri küçümseyen, ahlâkî ölçüleri itibarsızlaştıran veya gayrimeşru ilişkileri normalleştiren anlatımlar, Müslümanların dikkatle değerlendirmesi gereken meselelerdir. Yeşilçam filmleri de dâhil olmak üzere çeşitli yapımlarda dinî hassasiyetleri küçümseyen veya dinî değerleri olumsuz gösteren sahnelere rastlanabilmektedir. Müslümanların bu içerikleri sorgulamadan izlemesi ve zamanla kanıksaması, istemeden de olsa söz konusu anlayışların yaygınlaşmasına katkıda bulunur. Zira bunların hepsi bir projedir.

Cennet Mekân Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz.leri Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışından sonra ki dönemi bizlere naklederken bu hususa işaretle şöyle buyurmuşlardır;

“Ne yapalım da bu düzeni yıkalım, Müslümanları parçalayalım, dediler. Sonra şu yolu buldular; “İlk önce Şeyhülislam’ı ondan sonra hilafeti kaldıralım. Ondan sonra Kur’an’ı ellerinden alalım da Kur’an’ın hükümlerini kaldıralım. Bunlara sinemalar, tiyatrolar, banka yardımıyla, teşvik kredileriyle faiz yedirelim. Güzellik yarışmaları düzenleyip, dansöz çıkararak, açık neşriyat yayınları yaparak; gençlerin, çocukların içindeki şehvânî arzuları uyandıralım ki birbirlerini tatmin etsinler. Kimi bulurlarsa onunla haşır neşir olsunlar. Bunlara “Ananız, babanız gericidir yobazdır.” diyelim “Din afyondur.” diyelim, bunlara içki içirelim. Bunlara “Muasır medeniyet seviyesine çıkacağız.” diyelim. “Avrupalı olacağız.” diyelim, dediler ve bunu da başardılar. Kur’an aşkı, Muhammed aşkı, Allah aşkı unutturulup, çocukların kalplerine madde sevgisi aşılandı. Cinayetler, zinalar, içki, kumar gibi alışkanlıklar aldı başını yürüdü. Tüm milli değerler yok oldu.

Avrupa’ya gittim. Cumartesi ve pazar günü yedisinden yetmişine kadar herkes kiliseye gidiyor. Siyah, lacivert elbise giyiyorlar. Çocuklarını alıyorlar. Papaz Efendi onlara oyuncak verirmiş, şeker verirmiş. Çocuklar ille “Biz de kiliseye gideceğiz.” diye ağlarmış. Biz de ise baba evladını Cuma ‘ya dahi teşvik etmiyor...”

Dolayısıyla Müslümanları İslam’dan uzaklaştırmak için medya aracılığıyla uzun yıllardır büyük bir proje ortaya koyulmaktadır. Bunun neticesinde, özellikle yeni yetişen nesillerde, maalesef film, dizi vb. aracılığıyla sunulan, İslam dairesi dışındaki hayata, özenme ve meyletme hali ortaya çıktı. Ki bu çok tehlikeli bir durumdur.

Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kim bir kavme benzemeye çalışırsa o da onlardandır.”[1]

Bu hadis-i şerif, insanın kimleri örnek aldığına, hangi hayat tarzını benimsediğine ve kime muhabbet duyduğuna dikkat etmesi gerektiğini hatırlatmaktadır.

Yarışma programlarında da dedikodu, gıybet, kıskançlık ve insanların birbirini çekememesi gibi davranışlar ön plana çıkarılmaktadır. İnsanların kusurlarını araştırmak, birbirlerini çekiştirmek ve aralarında fitne meydana getirecek davranışlarda bulunmak, bu programlarda zaman zaman bir eğlence unsuru gibi sunulmaktadır. Oysa İslâm, insanın gözünü, kulağını ve diğer duyu organlarını haramdan korumasını emreder.

Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi yaptığından sorumludur.”[2]

Yine Allah-ü Teâlâ şöyle buyurur:

“Birbirinizin kusurunu araştırmayın, kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın.”[3]

Bu âyet-i kerîmeler, insanın gördüklerinden, duyduklarından ve yaptıklarından sorumlu olduğunu bildirmektedir. Günahı ve ahlâkî bozulmayı eğlence unsuru hâline getiren yayınlara sürekli maruz kalmak, kişinin mânevî hassasiyetini zayıflatır ve günahları zamanla kanıksamasına sebep olur. Böylece insan, gördüğü şeyleri zamanla benimseyerek düşünce ve davranışlarına taşımaya hatta savunmaya başlar.

Bu hususta Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hazretleri:

"Eski zaman insanı edebinden yatak odasını gizlerdi, gizli tutardı. Şimdi televizyon ile milletin yatak odası, fuhşiyatı ve mahremiyeti evlerimizin tam ortasına, çoluk çocuğumuzun önüne girdi. Geldiler evlerimize Ceyar'ı soktular, herkesi Ceyar gibi hilekâr ettiler."

Şeytanın insanı gaflete düşürmek için kullandığı yollardan biri de onu faydasız meşguliyetlerle oyalayarak hayırlı işlerden ve Allah-ü Teâlâ'nın zikrinden uzaklaştırmaktır. Böyle meşguliyetler, kalpteki rıkkati, yani kalbin inceliğini, yumuşaklığını ve mânevî hassasiyetini zayıflatır.

Bu sebeple insan, her zaman hayırlı ve faydalı işlerle meşgul olmaya gayret etmelidir.

Kalp rıkkati, Allah-ü Teâlâ'nın ve Peygamber Efendimizin (sav) adı anıldığında kalbin ürpermesi, titremesi ve mânevî bir hassasiyet duymasıdır.

Nitekim Allah-ü Teâlâ, Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır:

“Mü’minler o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda bu, onların imanlarını arttırır.”[4]

İşte bu, kalpteki rıkkatin tezahürlerinden biridir. Faydasız ve mâneviyattan uzak şeylerle sürekli meşgul olmak, zamanla bu hassasiyetin zayıflamasına ve kişinin kendi iç dünyasındaki değişimi fark edemez hâle gelmesine sebep olur.

Buna karşılık Ashâb-ı Kehf'in kıssasını, Meryem Annemizin hayatını veya Çağrı gibi dinî ve tarihî konuları işleyen filmleri izlemek, kişiye ibret ve mânevî istifade sağlayabilir. İnsan, bu kıssalardan ve anlatımlardan sabır, teslimiyet, güzel ahlâk ve Allah-ü Teâlâ'ya bağlılık hususunda dersler çıkarabilir. Sâlih kimselerin hayatlarını öğrenmek ve onların güzel hâllerini örnek almak, insanın mânevî gelişimine katkıda bulunabilir. Çünkü insanın neye meylettiği, kime muhabbet duyduğu ve neye teveccüh ettiği önemlidir. İnsan, muhabbet duyduğu kimselerin hâlinden de nasibini alır.

Cennet Mekân Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hazretleri bu hususta,

“Televizyonda elbette ahlak-i yapımızı bozacak bize haramı hoş gösteren programları izlememeliyiz. Ancak dünyadan haberimiz olmalı. Bu sebeple haberleri, belgeselleri, dini programları izlemekte bir mahsur yoktur.

Nasıl bir silah suçsuz birini vurmak için kullanılırsa, kişiyi katil edip dünyada ve ahirette rezil ediyor da, yine aynı silah sınırda vatanını korumak için kullanan bir askerin elinde faydalı bir hâl alıyor, o askeri kahraman ediyor ise televizyonda insanı kullanım şekline göre günaha da sokabilir, ummadığı sevaplarda kazandırabilir.

Televizyon görünürde insanı günaha sevk eden bir araçtır. Ancak asıl günaha sevk eden, yapılan yayınlardır. Oysa bu yayınlar İslam’ı, imanı anlatan, gösteren yayınlar olsa bu bilgilerden bihaber bir kardeşimizin yolunu ve gönlünü aydınlatsa, güzel olmaz mı?”

Önemli bir husus daha var ki tarihî ve dinî dizileri izlerken de dikkatli olmak gerekir. Bu yapımlar, tarihî ve dinî hakikatleri birebir yansıtmayabilir. Bir yapımın dinî veya tarihî bir konuyu ele alması, onun bütünüyle doğru olduğu anlamına gelmez.

Özellikle oyuncuların dış görünüşleri, bıyık ve sakal biçimleri ya da kadın oyuncuların tesettür ölçülerine uygun olmayan kıyafetleri, izleyicilerin zihninde dinî hayat ve Sünnet-i Seniyye hakkında yanlış algıların oluşmasına sebep olur. Bir karakterin Müslüman kimliğiyle sunulmasına rağmen dinî ölçülere uygun olmayan bir görünüşe sahip olması veya tesettür ölçülerine aykırı kıyafetlerin tarihî bir dönemin olağan giyimi gibi yansıtılması, izleyicinin zihninde yanlış kanaatler meydana getirebilir.

Dinî ve tarihî hakikatler yalnızca dizilerden ve filmlerden öğrenilmemeli; sahih kaynaklara müracaat edilmelidir. Zira film ve dizilerde yansıtılan karakterlerin görünüşleri, davranışları ve konuşmaları senaryonun bir parçası olabilir. Bu sebeple izleyici, gördüğü her sahneyi doğru kabul etmemeli; dinî hükümler ve tarihî bilgiler hususunda güvenilir kaynaklardan istifade etmelidir.

Netice itibarıyla, dinî ve tarihî bakımdan faydası bulunmayan diziler, içeriklerine ve kişinin bunlarla kurduğu ilişkiye bağlı olarak insanı göz mesuliyetiyle karşı karşıya bırakır. Günahların zihinde sıradanlaşmasına, kalbin mânevî inceliğinin zayıflamasına ve insanın gaflete sürüklenmesine sebep olur. Mü’minin vazifesi; ömrünün kıymetini bilmek, gözünü ve gönlünü korumak, nefsini faydasız meşguliyetlerden uzak tutmak ve kendisini Allah-ü Teâlâ'ya yaklaştıracak hayırlı işlere yönelmektir.

 

[1] Ebû Dâvûd, Libâs

[2] İsrâ Sûresi, 17/36

[3] Hucurât Sûresi, 49/12

[4] Enfâl Sûresi, 8/2

Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Veri Politikamızı / Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.