ÜSTADIMIZ ABDULLAH BABA HAZRETLERİNİN MANEVİ IŞIĞINDA YAPILAN PERŞEMBE SOHBETLERİNİN
METNE DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞ HALİNE HER HAFTA BURADAN ULAŞABİLİRSİNİZ.
Şeriattan Marifetullaha Tasavvufun Usul ve Esasları

Allah-ü Teâlâ cümlemizden razı olsun. Korktuklarımızdan hıfzı muhafaza eylesin. Umduklarımıza nâil kılsın. Cemîan Kur'an'a sarılmayı nasip ve müyesser eylesin. Üstadımız Abdullah Babamızın himmetini, feyzini ve bereketini üzerimizden eksik etmesin inşallah.

Burada bir araya gelerek Allah-ü Zülcelâl ve Tekaddes Hazretlerini zikrettik. Bizleri Kendisini anacağımız, zikrullah ile gönüllerimizi buluşturacağımız böyle mübarek sohbet sofralarında bir araya getiren Rabbimize hamd ediyoruz.

Peki, böyle meclislerde bulunmanın, Allah-ü Teâlâ’yı zikretmenin ve Onun kelâmını okumakla meşgul olmanın ehemmiyeti nedir? Bunun önemini daha iyi anlayabilmek için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Hazretlerinin ahiret yolculuğuna ve insanın son nefesinde karşılaşabileceği hâllere dair ikazlarını hatırlamak gerekir.

Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Hazretlerinden nakledilen bu manadaki rivayetlerde, insanın canını teslim edeceği sırada şeytanın ve onun taraftarlarının, imanını zedelemek ve onu imanından uzaklaştırmak için gayret gösterebilecekleri bildirilir. İşte bu sebeple insanın hayatını iman üzere geçirmesi, Allah-ü Teâlâ’yı zikretmesi ve Onun kelâmıyla ünsiyet kurması büyük bir ehemmiyet taşır.

Rabbimizin zikriyle meşgul olan, Kur’ân-ı Kerîm’i okuyup onun hükümlerine sarılan ve imanını muhafaza etmek için gayret gösteren bir mü’min, Allah’ın rahmetine ve muhafazasına sığınır. Kulun en büyük gayesi, yalnızca dünya hayatını huzur içinde geçirmek değil, son nefesini de imanla verebilmektir.

Nitekim Allah-ü Teâlâ, Fussilet Suresi’nde şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra dosdoğru yaşayanlar var ya, onların üzerine melekler iner ve derler ki: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle sevinin!’” [1]

İşte ayet-i kerimede müjdelenen bu istikamet, mü’minin hayatı boyunca muhafaza etmeye çalışması gereken en kıymetli hususlardan biridir. İman üzere yaşamak, Allah-ü Teâlâ’nın emirlerine bağlı kalmak ve Onun rızasını gözetmek, insanın hem dünya hem de ahiret saadeti için büyük bir ehemmiyet taşır.

Burada yaptığımız zikrullahın ehemmiyetinden ve öneminden bahsediyorum. Zira mümin, hayatını Allah’ın zikrinden uzak, nefsinin arzu ve isteklerinin peşinde geçirirse büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalabilir. İnsan, son nefesini düşünerek yaşamalı; imanını korumak için gayret etmeli ve Rabbine her daim sığınmalıdır.

Allah-ü Teâlâ, Enfâl Suresi’nde inkâr edenlerin canlarının alınışı hakkında şöyle buyuruyor:

“Meleklerin, inkâr edenlerin canlarını alırken yüzlerine ve sırtlarına vurarak, ‘Haydi, tadın yakıcı azabı!’ dediklerini bir görseydin!”[2]

Bu ayet-i kerîme, insanın dünya hayatındaki tercih ve davranışlarının ahiretteki karşılığını hatırlatan son derece ibretli bir ikazdır. Allah’ın rahmetinden uzak kalmanın ve iman nimetini kaybetmenin ne büyük bir tehlike olduğunu gösterir.

Rabbim bizleri böyle acı akıbetlerden muhafaza eylesin. Son nefesimizi imanla vermeyi, huzuruna iman selâmetiyle çıkmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Bizim, otuz küsur yıldan beri Üstadımız Abdullah Baba Hazretlerinin himmeti, feyzi ve bereketiyle bu yolda verdiğimiz mücadelenin manası da budur. Bütün gayretimiz; imanımızı muhafaza etmek, Allah-ü Teâlâ’nın rızasına ulaşmak ve Onun huzuruna yüz akıyla varabilmektir.

İşte bu sebeple, bu haftadan itibaren tasavvufla alakalı sohbetlerimize başlayacağız inşallah. Tasavvufun mahiyetini, insanın manevî terbiyesindeki yerini ve Allah-ü Teâlâ’ya kulluk yolculuğundaki ehemmiyetini, sohbetlerimiz ilerledikçe ele alacağız.

Öyle ümit ediyorum ki bu mukaddime, başlayacağımız tasavvuf sohbetleri için güzel bir girizgâh olmuştur. Rabbim istifade etmeyi, öğrendiklerimizle amel etmeyi ve bu yolda istikamet üzere kalmayı cümlemize nasip eylesin.

Şeriat vardır ki Allah’ın ahkâm-ı ilâhiyesidir. Yani emir ve yasaklarıdır.

Tarikat vardır ki Allah’a gidenlerin yoludur.

Hakikat vardır ki takvaya erenlerin yoludur.

Mârifetullah vardır ki Hakk’a vâsıl olup Onun sır ve esrarına âgâh olmaktır.

Rabbim bizleri de o hâllere, o durumlara ulaştırsın inşallah. Onun için bu meselelerden kısım kısım bahsedeceğiz.

Rabbimiz Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Hazretlerine şöyle buyuruyor:

“Sonra Seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma.” [3]

Yani, “Her şey kendi kendine var olmuştur, ahiret yoktur, kader ve kazâ yoktur.” gibi hezeyanlara kapılarak kendi hevâ ve heveslerini ilâh edinenlerin arzularına sakın itibar etme.

Allah-ü Teâlâ, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Hazretlerine şöyle buyuruyor: “Ben sana dosdoğru, emir ve nehiylerimin mecmuası olan bir yol verdim. İşte bu yolun adı şeriattır.”

Uyanların cennet ve Cemâl-i İlâhî’ye mazhar olacağı, reddedenlerin ise azâb-ı elîme dûçar olacakları hak ve hakikatin bildirildiği bir mecmuanın adıdır şeriat.

Bunun bânisi Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Tebliğcisi ve tebyincisi[4] de Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.

Helâl ve haram hükümlerini koyma yetkisinin verildiği kimse de Hazreti Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.

İşte bu sebeple bunun adına şeriat derler. Şeriat, Allah’ın emir ve yasaklarının adıdır.

Kur’ân-ı Kerîm üçe bölünmüştür. Birincisi, itikat ve akaid mevzularıdır ki bunlar Mekke-i Mükerreme’de nâzil olan ayetlerde yer alır.

Onun için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şahsına dair Allah-ü Teâlâ ne buyuruyor?

“Ey Muhammed! Sen, Rabbinden Sana vahyedilene uy.” [5]

Ne demek istiyor? Sen de bir kul olan Muhammed’sin. Ne diyoruz?

“Eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû.”

Yani, “Şehadet ederim ki Muhammed, Allah’ın kulu ve resulüdür.” Önce kul, sonra peygamber…

Peki, Resûlullah Efendimize Allah-ü Teâlâ ne vahyetti?

Bir Kur’ân-ı Azîmüşşan.

Allah-ü Teâlâ, Besmele-i Şerife ile başlayıp Fatiha Suresi’nden Nas Suresi’ne kadar uzanan, altı bin küsur ayet-i kerimeden oluşan muazzam bir kitap göndermiştir.

Bunun dışında, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a “gayr-i metlüv”[6] denilen bir vahiy daha verilmiştir.

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm ne buyuruyor?

“Şunu iyi biliniz ki Bana Kur’ân-ı Kerîm ile birlikte onun bir benzeri de verilmiştir.”[7]

Peki, bu nedir?

Sünnet-i Resûlullah’tır.

Resûlullah Efendimizin kavlî (sözlü), fiilî (uygulamalı) ve takrirî (onaylayıcı) sünnetleri, İslâm dininin hükümlerinin anlaşılmasında ve şeriatın bütününün kavranmasında temel bir yere sahiptir.

Biraz önce salât-ı vitir namazını kıldık. Peki, Kur’ân-ı Kerîm’in içerisinde salât-ı vitir namazı var mıdır? Yoktur. Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hadislerine uyduğumuz için bu namazı kılıyoruz.

Yatsı namazının dört rekât farzını kıldık. Peki, bu şekilde dört rekât olarak kılınacağı Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça belirtilmiş midir? Hayır. Ancak biz, Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetine uyuyoruz.

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a sordular:

“Ya Resulallah! Nasıl namaz kılalım? Nasıl abdest alalım?”

Kardeşim, Cebrîl-i Emîn Bana abdest almayı ve namaz kılmayı öğretti. [8]

Nitekim Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurmuştur:

“Beni namazı nasıl kılarken gördüyseniz, siz de öyle kılınız.” [9]

Erkeğe altın takmak haram mıdır? Kur’ân-ı Kerîm’de bu hüküm açıkça belirtilmiş midir? Hayır. Bu hüküm, Cenâb-ı Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hadisleriyle bildirilmiştir.

İşte Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a, Kur’ân-ı Kerîm’in dışında Allah-ü Teâlâ tarafından bildirilen vahyin de adına “gayr-i metlüv vahiy” derler.

Bunlar, itikadın birinci sınıfına ait meselelerdir. Ancak Ümmet-i Muhammed’e bunların hepsi unutturuldu.

Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Hazretlerinin döneminde, bildiğiniz üzere, Miraç hadisesinden sonra beş vakit namaz farz kılındı. Allah-ü Teâlâ, ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“Çünkü namaz, mü’minlere belirli vakitlerde farz kılınmıştır.”[10]

Beş vakit namaz, Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tebliğiyle bize ulaşmıştır.

Nitekim Necid halkından bir adam Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına geldi. Saçları dağınıktı. Konuşurken sesinin mırıltısı duyuluyor, ancak ne söylediği anlaşılmıyordu. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a yaklaştığında İslâm’ın hükümlerini sorduğu anlaşıldı.

Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, ona İslâm’ın esaslarını anlatmaya başladı. Gece ve gündüzde beş vakit namazın farz olduğunu bildirdi. Adam:

“Bu beş vakit dışında kılmam gereken başka bir namaz var mı?” diye sordu.

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm:

“Hayır! Ancak nâfile olarak kılarsan o başka.” buyurdu.

Ardından Ramazan orucunu bildirdi. Adam:

“Ramazan dışında tutmam gereken başka bir oruç var mı?” diye sordu.

Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm:

“Hayır! Ancak nâfile olarak tutarsan o başka.” buyurdu.

Daha sonra Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, ona zekâtı bildirdi. Adam:

“Zekât dışında vermem gereken başka bir şey var mı?” diye sordu.

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm:

“Hayır! Ancak nâfile olarak verirsen o başka.” buyurdu.

Bunun üzerine adam geri dönerken şöyle dedi:

“Allah’a yemin ederim ki bunlara hiçbir şey ilâve etmeyeceğim ve bunlardan hiçbir şeyi eksik de bırakmayacağım.”

Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm da:

“Eğer sözünde durursa kurtuluşa ermiştir.” buyurdu.[11]

Ancak şu hususa dikkat çekmek istiyorum: Günümüzde beş vakit namaz kılınca, perşembe günleri de okuyabilirsek Kur’ân-ı Kerîm okuyunca, Ramazan ayında da oruç tutunca İslâm’ı bundan ibaret zannediyoruz. Hayır, İslâm bundan ibaret değildir.

Bunlar, yapılması gereken asgarî amellerdir. Ancak burada şöyle bir tehlike vardır:

Şeytan-ı aleyhillâne ve nefis, insanı asla yalnız bırakmaz. Hele günümüzde nefsin ve şeytanın o kadar çok aparatı var ki…

Küçüğünden büyüğüne herkesin eline bir telefon verdiler; insanları Allah’tan uzaklaştıran sanal bir dünyanın bağımlısı hâline getirdiler.

Durum böyle olunca ibadetlerin nuru da gidiyor ve kalpte zerre kadar Allah’a yer kalmıyor.

Hakikat bu…

Onun için şeytan-ı aleyhillâne şöyle diyor:

“Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki ben, onların hepsini mutlaka aldatır, saptırırım.”[12]

“Ancak içlerinden muhlas olan kulların müstesna.” [13]

Şimdi gelelim, muhlas olan kullar kimlerdir?[14]

Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyuruyor:

“Her kim sabah namazını cemaatle kılar, sonra namaz kıldığı yerde oturup güneş doğuncaya kadar Allah’ı zikreder, kerahet vakti çıktıktan sonra da iki rekât namaz kılarsa bir hac ve umre yapmış gibi sevap kazanır. Eksiksiz, tam bir hac ve umre sevabı.” [15]

Yine Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyuruyor:

“Kim öğle namazından önce dört rekât, sonra da dört rekât namaz kılmaya devam ederse Allah onu cehennem ateşine haram kılar.”[16]

Ardından şöyle buyuruyor:

“Akşam namazından sonra konuşmadan altı rekât daha kılanın elli yıllık günahları affolunur.” [17]

Yine Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyuruyor:

“Sonra yatsı namazının son iki rekât sünnetini dört rekât olarak kılacak olursa o kimse hayırlı evlatlar listesine yazılır, yarın mahşer gününde hesapsız olarak huzura gelir.”[18]

İşte bu nâfileleri yapmanın adına tarikat derler.

Şimdi soruyorlar, “Hocam, Resulullah Efendimiz döneminde tarikat var mıydı?” diye. Efendimiz aleyhissalatü vesselâm Hazretleri döneminde, tarikat diye bir isim yoktu.

Tarikat; Resulullah Efendimizin yoludur. Onun usulleridir, sünnetleridir. Dolayısıyla tarikat, Allah'a giden yol demektir.

Bir kimse yukarıda saydıklarımızı kendi kendine yapacak olursa, ecir ve sevap alır. Ancak bunları yaparken, Allah'a vasıl olmuş, peygamber varisi bir mürşid-i kâmilin himayesine girecek olur da, onun teklifleriyle yapacak olur ise o zaman manevi tekâmüle geçer, terakkiye geçer. “Seyri sülûk” etmeye başlar. Allah'a gidenlerin grubuna, salihler grubuna yazılır.

Bir insan bu amelleri kendi kendine yapacak olursa ecir ve sevabını alır. Ancak bir mürşid-i kâmilin himayesinde bunları yapacak olursa ne olur?

Seyri sülûka başlar.

Allah-ü Teâlâ ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve salih kimselerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” [19]

Bir mürşid-i kâmille bu şekilde yürünür.

Peki, Hocam, bir mürşid-i kâmile müntesip olduk ve bunların hepsini de yerine getirdik. Ne olur?

Şimdi bakın, o zaman ne olur?

Bir mürşid-i kâmile müntesip olduğunuzda size günde yüz defa istiğfar verir, yüz defa kelime-i tevhid verir, yüz defa salât ü selâm verir. On iki İhlâs ve on iki Âyet-el Kürsî verir.

Üç İhlâs ve bir Fâtiha okuyarak Resûlullah Efendimizden itibaren gelen bütün selef-i sâlihîne bağışlama yapılır.

Böylece onların hepsini ne yaparız? Selamlarız, onların ruhlarıyla irtibat hâlinde oluruz.

Şimdi biz Allah’ı ilmel yakîn olarak biliyoruz. Peki, ilmel yakîn ne demek?

Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, 1400 sene önce geldi. Kırk yaşındayken kendisine ilâhî vahiy geldi. Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, yirmi üç yılda bize tebliğ etti. Biz de bunları aldık ve kabul ettik.

Şimdi ne olarak bildik? İlmî olarak hepimiz inandık, kabul ettik, değil mi?

Neye inandık? Cennete inandık, cehenneme inandık, hesaba inandık, mizana inandık. Hepsine inandık. Meleklere inandık, değil mi kardeşim?

Rabbimiz ayet-i kerîmede şöyle buyuruyor:

“Sonra onu mutlaka aynel yakîn göreceksiniz.” [20]

Aynel yakîn görmek, şüphesiz görmektir. Yani inandığınız cehennemi dünyadayken görebiliyorsunuz. İnandığınız peygamberi dünyadayken görebiliyorsunuz. İnandığınız cenneti dünyadayken görebiliyorsunuz.

İşte buna, ilmel yakînden sonra aynel yakîn derler.

Dolayısıyla bizim Allah ile aramızda yedi tane perde vardır. Bunlar; Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdıye, Mardıyye ve Sâfiye mertebeleridir.

Mürşid-i kâmiller, verdikleri nafilelerle bu yedi perdeyi aşarak dervişlerini tekâmül ettirirler.

Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Allah-ü Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu beyan ediyor:

“Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan, Bence daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık sağlayamaz. Kulum, Bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihayet Ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse onu mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu korurum.” [21]

Şerh edecek olursak Allah-ü Teâlâ, “Kulum Bana nafilelerle yaklaşır, tekâmül eder ve yanıma gelir.” buyuruyor.

Yanlış anlaşılmasın! Burada Allah-ü Teâlâ, Zâtından değil, kabul makamından bahsediyor. Kul kabul makamına gelir.

Kulum Benden razı olur, Ben de kulumdan razı olurum. Kulumdan razı olduğum zaman gören gözü, işiten kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Yani kulum, hak ve hakikati Benimle birlikte görür, buyuruyor.

Kur’ân-ı Kerîm’de Allah-ü Teâlâ bu meseleyi bize şöyle anlatıyor:

“Hani İbrahim, ‘Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster.’ demişti. (Allah ona) ‘İnanmıyor musun?’ deyince, ‘Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için.’ demişti. ‘Öyleyse dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.’” [22]

Hazreti İbrahim de böylece aynel yakîn mertebesine ulaştı.

İşte sahâbe-i kirâm da bu hadiseyi bu şekilde yaşamışlardır.

Resûlullah Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, bir gün sohbet meclisinde otururken, İbn Ömer’in oğlu Abdullah içeri girdi. Telaşlı bir hâlde Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’a şöyle dedi:

“Yâ Resulullah! Çok acayip, çok garip bir hâl yaşadım.

Mekke yollarından birinde, Harre bölgesinde yolculuk yapıyordum. Birden yol kenarındaki bir kabirden, boynuna zincir vurulmuş hâlde, alevlerin içinden simsiyah bir adam fırladı.

Beni görünce:

‘Ey Abdullah! Bana su ver! Ey Abdullah! Bana su ver!’ diye feryat etti.

Benim adımı bildiği için mi ‘Abdullah’ dedi, yoksa Arapların tanımadıkları kişilere ‘Allah’ın kulu’ anlamında ‘Abdullah’ diye hitap etme âdetinden dolayı mı böyle seslendi, bilemiyorum.

Hemen ardından, o adamın çıktığı yerden ellerinde demir topuzlar ve işkence aletleri bulunan, gözleri görmeyen, kapkara ve korkunç görünümlü iki azap meleği çıktı.

Melekler, adamı boynundaki zincirden tutup kırbaçlayarak geri çekerken bana şöyle seslendiler:

‘Ey Abdullah! Ona su verme! Çünkü o kâfirdir. Allah’a ve Resûlüne hıyanet etmiştir!’

Sonra onu, zincirleriyle birlikte, feryatlar içinde o alevli çukura, yani kabrine geri soktular.”

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, bu anlatılanları dinledikten sonra şöyle buyurdu:

“O gördüğün kişi ebû cehildir. O, kabrinde kıyamete kadar bu şekilde azap görecektir.”[23]

Rabbimiz Zülcelâl ve Tekaddes Hazretleri ne buyuruyor?

“Andolsun, Biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık.” [24]

Şimdi her gün derslerinizi çekerek aslında şunu söylüyorsunuz:

“Yâ Resulullah!

Ben, Senin getirmiş olduğun Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın sadece zâhirî boyutlarını değil, ahkâm-ı ilâhiyeye uymakla birlikte takvâ boyutunu da sahiplenmiş durumdayım. Senin yolunda sahâbe-i kirâm gibi yürüyorum. Üstadım, Senin vârisin olan Abdullah Baba’mın himmet ve feyziyle, mânevî işaretleriyle bu yollarda yürüyorum. Beni de yolunda daim kıl.”

Hâl lisanıyla, şu anda yapmış olduğunuz amellerin mânâsı budur. Rabbim bizleri bu yoldan ayırmasın.

Onun için Yunus Emre Hazretleri şöyle diyor:

“Şeriat, tarikat yoldur varana; hakikat, marifet ondan içeri.”

İşte bu yol, Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretlerine vâsıl olma yoludur. Rabbim bizleri bu yollarda daim eylesin. Nefislerimize, hevâ ve heveslerimize bırakmasın.

Tasavvufun usûl ve esaslarını bundan sonra inşallah detaylı bir şekilde işleyeceğiz. İşledikçe de tasavvufu daha güzel bir şekilde anlayacağız.

Allah hepinizden razı olsun. Cumanız ve geceniz mübarek olsun.

Allah’a emanet olun inşallah kardeşim.

 

 

 

[1] Fussilet Suresi, 41/30

[2] Enfâl Suresi, 8/50

[3] Câsiye Suresi, 45/18

[4] tebliğ, Allah’ın dinini insanlara ulaştırmak; tebyîn ise bildirilen dinî hükümleri açıklayıp izah etmektir.

[5] En’âm Suresi, 6/106

[6] Gayr-i metlüv vahiy, lafzı Kur’an ayetleri gibi okunmayan, Resûlullah Efendimize ﷺ bildirilen ve sünnetin anlaşılmasında esas alınan vahiy türünü ifade eder. Kur’an-ı Kerîm ise vahy-i metlüv, yani okunarak tilavet edilen vahiydir.

[7] Ebû Dâvûd, Sünnet, 6; Tirmizî, İlim, 10

[8] Üsâme bin Zeyd rivayeti, İbn Hişâm, Sîre

[9] Buhârî, Ezân, 18

[10] Nisâ Suresi, 4/103

[11] Buhârî, Îmân, 34; Müslim, Îmân, 8

[12] Sâd Suresi, 38/82

[13] Hicr Suresi, 15/40

[14] Muhlas, Allahü Teâlâ tarafından ihlâsa erdirilmiş, ibadet ve kulluğunda samimiyeti hâkim olan, şeytanın saptırmasından Allah’ın muhafazası altında bulunan kul demektir. Muhlis, ihlâslı olan; muhlas ise Allah tarafından ihlâsa erdirilmiş kimse anlamında açıklanır.

[15] Tirmizî, Ebvâbü’s-Salât, 412, hadis no: 586

[16] Tirmizî, Salât, 301; Ebû Dâvûd

[17] Feyzü’l-Kadîr

[18] Feyzü’l-Kadîr

[19] Nisâ Suresi, 4/69

[20] Tekâsür Suresi, 102/7

[21] Buhârî, Rikāk, 38

[22] Bakara Suresi, 2/260

[23] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef; Beyhakî, İsbâtü Azâbi’l-Kabr; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr

[24] Mü’minûn Suresi, 23/17

Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Veri Politikamızı / Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.