Hudeybiye antlaşmasından sonra Hz. Peygamber (sav) çevredeki yöneticilere İslam’a davet mektupları yazmıştı.
Ashâb-ı kirâmdan Hz. Dıhyetü’l-Kelbî, Bizans imparatoru Herakliyüs’e Allâh Resûlü’nün mektubunu götürdü. Persleri mağlûb eden Bizans imparatoru Herakliyüs, zafer dönüşü Sûriye’de bulunduğu sırada, Hazret-i Peygamber’in İslâm’a dâvet eden mektubu eline ulaştı. Bu mektuba kızmaktan ziyâde, ona alâka duyan ve bilhassa bu tebliğin mâhiyetini merak eden Bizans imparatoru, bu konuda suâl sorabilmek için Hz.Peygamber’in hemşehrilerinden bazılarının yanına getirilmesini emretti.
O sıralarda Hz.Peygamber’in en azılı düşmanlarından biri olan Ebû Süfyân da Mekkeli tâcirlerin başında Şam’a giden bir kâfilede bulunuyordu. O zaman Hz.Peygamber ile Kureyş, mütâreke hâlindeydi. Herakliyüs’ün adamları onlara rastladılar ve kendilerini imparatorun huzûruna çıkardılar. Herakliyüs ve adamları, İlyâ’da, yâni Beytü’l-Makdis’te idi. Yanında Rumların ileri gelenlerinin bulunduğu bir sırada, Herakliyüs onları huzûruna kabûl etti ve bir tercüman getirilmesini emretti. Herakliyüs’ün emri üzerine, tercüman:
“–Peygamberim diyen bu zâta neseben en yakın olan hanginizdir?” diye sordu. Ebû Süfyân:
“–En yakını benim!” dedi. Bunun üzerine Herakliyüs:
“–Onu ve arkadaşlarını yanıma getirin! Yalnız, ben onunla konuşurken, arkadaşları yanında bulunsunlar!” dedi. Sonra tercümana dönüp dedi ki:
“–Bunlara söyle; ben O zât hakkında bu adama bâzı şeyler soracağım. Bana yalan söylerse; «Yalan söylüyor!» desinler!”
Nitekim; “Vallâhî, arkadaşlarım yalan söylediğimi ötede beride söylerler diye utanmasaydım, O’nun hakkında yalan söylerdim!” diyen Ebû Süfyân, sonraki konuşmaları şöyle nakleder:
Bundan sonra Herakliyüs’ün bana sorduğu ilk suâl şu oldu:
“–İçinizde O’nun nesebi nasıldır?” Ben:
“–O’nun içimizde nesebi pek büyüktür!” dedim.
“–Sizden, bu sözü yani peygamberlik iddiâsını ondan evvel söylemiş hiç kimse var mıydı?” dedi.
“–Yoktu.” dedim.
“–Âbâ ve ecdâdı içinde hiç melik olan var mıydı?” dedi.
“–Hayır!” dedim.
“–O’na tâbî olanlar, halkın ileri gelenleri mi, yoksa alt tabakası mıdır?” dedi.
“–Alt tabakasıdır.” dedim.
“–O’na tâbî olanlar artıyorlar mı, yoksa eksiliyorlar mı?” dedi.
“–Artıyorlar...” dedim.
“–İçlerinde O’nun dînine girdikten sonra beğenmemezlik edip de dîninden dönen var mı?” dedi.
“–Yoktur!” dedim.
“–Bu iddiâda bulunmazdan evvel, O’nu hiç yalancılıkla ithâm etmiş miydiniz?” dedi.
“–Hayır!” dedim.
“–Hiç sözünde durmadığı olur muydu?” dedi.
“–Hayır! Verdiği sözü tutar, ancak biz şimdi O’nunla bir müddet antlaşma hâlindeyiz. Bu müddet içerisinde ne yapacağını bilmiyoruz!” dedim. O’nu kötülemek için araya sokuşturacak bundan başka söz bulamadım!
“–O’nunla hiç savaştınız mı?” dedi.
“–Evet.” dedim.
“–Bu savaşlar nasıl sonuçlandı?” dedi.
“–Bâzen O bizi mağlûb eder, bâzen de biz O’nu!” dedim.
“–Peki, size neler emrediyor?” dedi.
“–Bize; «Yalnız Allâh’a ibâdet ediniz, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayınız; atalarınızın ibâdet ettiği putları terkediniz!» diyor. Namazı, doğruluğu, iffetli ve nâmuslu olmayı ve sıla-i rahmi emrediyor.” dedim. Bunun üzerine Herakliyüs, tercümana dedi ki:
“–Ona söyle; O’nun nesebini sordum, içinizde soyunun pek yüce olduğunu söyledin. Peygamberler de zâten böyle, kavimlerinin soyluları içinden gönderilir.
İçinizden, O’ndan evvel bu iddiâda bulunmuş başka kimse var mıydı, diye sordum. Hayır, dedin. O’ndan önce bu iddiâda bulunmuş bir başka kimse olsaydı, onu örnek alıyor, derdim.
Âbâ ve ecdâdı içerisinde hiç melik olan var mıydı, diye sordum; hayır dedin. Eğer ecdâdından melik olan biri olsaydı, babasının mülkünü geri almaya çalışıyor, derdim.
Bu iddiâda bulunmadan önce, hiç O’nun yalan söylediğini gördünüz mü, diye sordum; hayır dedin. Ben bilirim ki, insanlara karşı yalan söylemeyen bir kimse, Allâh hakkında da yalan söylemez!
O’na tâbî olanlar, halkın ileri gelenleri mi, yoksa alt tabakası mıdır, diye sordum. Alt tabakası olduğunu söyledin. Zâten başlangıçta peygamberlere tâbî olanlar da bu tip kimselerdir.
O’na tâbî olanlar, artıyorlar mı, eksiliyorlar mı, diye sordum; artıyorlar dedin. Hak dinlerin bir husûsiyeti de tâbîlerinin artmasıdır.
İçlerinde O’nun dînine girdikten sonra beğenmemezlik edip de dîninden dönen var mı, diye sordum; hayır dedin. Îman sâyesinde meydana gelen inşirâh da kalbe girip kökleşince böyle olur.
Hiç sözünde durmadığı oldu mu, diye sordum; hayır dedin. Peygamberler de böyledir, sözlerinden dönmezler.
O’nunla hiç savaştınız mı, diye sordum. Savaştığınızı ve bâzen O’nun sizi yendiğini, bâzen de sizin O’nu mağlûb ettiğinizi söyledin. Zâten peygamberler de böyledir: İbtilâlara uğratılırlar, sonunda güzel âkıbet onların olur.
Size ne emrediyor, diye sordum. Yalnız Allâh’a ibâdet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamayı emrettiğini, putlara tapmaktan nehyettiğini, kezâ namazı, doğruluğu, iffet ve nâmusu emrettiğini söyledin.
Eğer bu dediklerin doğru ise O zât, çok yakın bir zamanda şu ayaklarımın bastığı yerlere bile hâkim olacaktır. Zâten ben bu Peygamber’in zuhûr edeceğini bilirdim, fakat sizden olacağını tahmin etmezdim. O’nun huzuruna varabileceğimi bilsem, kendisiyle görüşebilmek için her türlü zahmete katlanırdım. Yanında olsaydım, ayaklarını yıkardım.”
Hz. Peygamber'in (sav) çevredeki hükümdarlara mektup yazması onun sadece Arap Yarımadası'na değil, tüm insanlığa karşı bir sorumluluk hissettiğini, onları İslam'a davet etmesi de onun affedicilik ve merhamet prensibini gösterir. O, insanları zorla değil, hikmetle ve güzel ahlakla davet etmeyi hedeflemiştir. Bu davet, bir zorlama değil, bir uyarı ve müjde niteliğindedir.
Herakliyüs'ün mektuba kızmak yerine onu merak edip araştırması ve sorular sorması, Hz. Peygamber'in (sav) üslubundaki hikmetin bir sonucudur. Allah Resülü’nün tebliğ üslubu"kaba ve katı kalpli" değildir. Daveti zenginlik, soy veya makam üzerine değil; hakikat ve iman üzerine kuruludur. O, toplumun güçsüz görünen, köle, fakir ve kimsesiz bireylerine kapısını açmış, onlarla aynı sofrayı paylaşmış, tevazuu ile örnek olmuştur. Hayatında bir tutarlılık vardır. Nesebi yücedir ama krallık iddiasında değildir. Geçmişte yalancılıkla itham edilmemiştir. Verdiği hükümlerde ve emirlerde (namaz, doğruluk, iffet) bir istikamet vardır. Bu emirler, hem bireysel hem de toplumsal ahlakı düzelten, evrensel değerlerdir.
Allah Resülü’nün tebliğinin bu denli geniş kitlelere ulaşabilmesinin başlıca sebebi O’nun sahip olduğu yüce ahlâkıdır. Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Ben, sadece güzel ahlâkı tamamlamak (uygulamak) için gönderildim.”
Bir insanın günlük hayatında, ticaretinde ve sosyal ilişkilerinde gösterdiği dürüstlük, onun en büyük davasında da samimi olmasının en önemli delilidir. Hz. Muhammed (sav), toplumunda "el-Emin" (güvenilir) lakabıyla anılarak bu ilkeyi hayatının merkezine koymuştur.
İşte bu tarihi olay Allah Resulü’nün (sav) peygamberlik öncesi "Muhammedü'l-Emin" olarak bilinen kişiliğinin, peygamberlik sonrası tebliğinin en büyük delili olduğunu gösterir. Onun hayatındaki doğruluk, güvenilirlik, tevazu, adalet, merhamet ve istikamet, Herakliyüs gibi bir imparatorun dahi dikkatini çekmiş ve onun, "Eğer bu dediklerin doğru ise O zât, çok yakın bir zamanda şu ayaklarımın bastığı yerlere bile hâkim olacaktır" demesine sebep olmuştur. Bu da gösteriyor ki, hakikat her zaman güzel ahlak ile desteklendiğinde, kalpler üzerinde en güçlü etkiyi bırakır.
Cahiliye döneminin müşrik arapları ve özellikle Peygamberimizin çağrısına karşı dikilen Kureyşliler zümresi de Peygamberimizin doğruluğundan zerrece kuşku duymuyorlardı. Çünkü O'nu yıllardan beri dürüst ve güvenilir bir kişi olarak tanıyorlardı. Peygamberliğinden önceki, aralarında geçen uzun hayatı boyunca bir tek yalanını görmüş değillerdi. Peygamberimizin çağrısına yönelik muhalefet akımına liderlik eden Kureyşli ileri gelenler de öyle idi. Onlarda Peygamberimizin gerçek peygamber olduğundan, şu Kur'an'ın insan sözü olmadığından, insanların böyle bir kitap ortaya koyamayacaklarından asla kuşku duymuyorlardı.
Fakat buna rağmen Peygamberimizi onaylamaya yanaşmıyorlar, bu yeni dine girmeyi reddediyorlardı. Bu olumsuz tutumlarının sebebi Peygamberimizi yalancı saymaları değildi, fakat O'nun çağrısını siyasi nüfuzları ve sosyal konumları açısından tehlikeli görmeleri idi.Ellerinde bulundukları çalınmış otoritenin bu çağrı aracılığı ile geri alınacağı korkusudur. Bu otorite İslâm'ın temel ilkesini oluşturan "Lailâhe illellah (Allah'dan başka ilah yoktur)." Şahadet cümleciğinin de belirttiği üzere sırf yüce Allah'ın tekelindedir. Anadillerinin kelimelerinin ne anlama geldiklerini iyi bilen müşrik Araplar bu şahadet cümleciğinin içeriğine teslim olmak istemiyorlardı. Bu cümlecik, kulların hayatı üzerinde yüce Allah'ın otoritesi dışında egemen olan bütün otoritelere karşı kesin bir başkaldırı, tam bir "devrim" niteliği taşıyordu. Bu sebepten ötürü yüce Allah'ın ayetlerini yalanlamayı ve öteden beri sürdürdükleri müşrikliğe bağlı kalmayı kararlaştırmışlardı.
Ebu Cehil, Allah Resulü’ne peygamberlik geldikten sonra ona düşman olsa da, “40 yıllık hayatı boyunca O'nun ağzından tek bir yalan söz çıktığını asla duymadım” demişti. "Madem O'nun yalan söylemediğini biliyorsun, öyleyse neden O'na inanmıyorsun?" diye sorduklarında, Ebu Cehil'in cevabı, inkârının ardındaki gerçek sebebi ortaya koyar:
"Aklım Muhammed'in doğru söylediğini biliyor ama kalbim kabul etmiyor. Benim gibi soylu, asil biri dururken Allah'ın onu peygamber olarak seçmesini içime sindiremiyorum!"
Hiç kuşkusuz yüce Allah doğru söylüyor:
"Onların sözlerinin seni üzdüğünü biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar." (Enam 33)
Ebu Cehil ve yandaşlarının kibir ve çıkar nedeniyle iman etmemesi, insanın hakikate karşı takındığı tavrın ne kadar karmaşık olabileceğini gösteren ibretlik bir tarihi kesittir.
Allah’a ve Resûlü’ne çağırıldıkları zaman, mü’minlerin sözü sadece “işittik ve itaat ettik” demeleridir. Felâha, kurtuluşa kavuşacak olanlar işte bunlardır. (Nûr sûresi / 51)
Allah'ım Sen bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip eyle. Batılı da batıl olarak göster ve ondan kaçınmayı nasip eyle!
"Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldıkları zaman mü’minlerin yegâne sözü ancak: 'Baş üstüne! İşittik ve itaat ettik' şeklinde olur. İşte kurtuluşa erecek olanlar, yalnız bunlardır."
📚 Nûr Suresi, 51. Ayet
"Ben, (başka değil, sadece) (iyi), güzel ahlâkı tamamlamak (uygulamak) için gönderildim."
📚 İbn Hanbel, Müsned, II, 381
"Tasavvuf, güzel ahlâktan ibarettir. Ahlâkça senden ileride olan, safâda (manevi arınmışlıkta) da senden ileridir."
📚 Ebû Bekir Muhammed b. İshak el-Kettânî (Kuşeyrî, er-Risâletü'l-Kuşeyriyye)
"Akıl, iyiliği emreder. Nefis ise kötülüğü... Gönül (kalp) ise ikisini de bilir, ama hüküm onun; o, ya iyiyi ya da kötüyü seçer. Mademki hüküm gönlün, gel gönlünü güzelleştir ki, seçtiğin hep iyi olsun."
📚 Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Fîhi Mâ Fîh
Hz. Ali'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) namaza kalktığında şöyle dua ederdi:
"Allâhümme’hdinî li ahseni’l-ahlâkı lâ yehdî li ahsenihâ illâ ente, va’srif annî seyyiehe lâ yasrifu annî seyyiehe illâ ente."
Anlamı: "Allah'ım! Beni en güzel ahlâka ulaştır. Senden başka en güzel ahlâka ulaştıracak yoktur. Kötü ahlâkı benden uzaklaştır. Senden başka kötü ahlâkı benden uzaklaştıracak yoktur!"
📚 Müslim, Müsâfirîn, 201 .