Bugün müsaadenizle senarist/sinema yazarı Ayşe Şasa Hanımefendinin “Bir Ruh Macerası” isimli kitabında geçen bir hikâyesini nakletmek istiyoruz.
Hani demiştik ya kıssa, geçmişte yaşanmış ibret verici olayları, dini veya ahlaki dersler çıkarmak amacıyla anlatan, eğitici hikâye veya anlatıdır diye illa çok ötelerden gelmesi de gerekmez yeter ki bize bir ders çıkarma imkânı versin, yeter ki bir fikir edindirsin.
Ayşe Şasa, 1941 yılında İstanbul’da doğdu. Şimdiki adı Robert Kolej olan Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde okudu, 1960 yılında mezun oldu. Robert Kolej’in İdari Bilimleri Bölümü’ne devam etti. 1963 yılından itibaren senaristlik yaptı. Bu yıllarda kendisini Marksist olarak tanımlıyordu. Kemal Tahir ile güçlü bir dostluk kurdu ve bu dostluğun onun üzerinden derin etkileri oldu. “Son Kuşlar, Ah Güzel İstanbul, Utanç ve Gramofon Avrat” gibi filmlere imza attı. 1993 yılında sinemayla ilgili Yeşilçam Günlüğü adlı denemeleri yayınlandı. 1980'li yıllarda ağır bir psikolojik rahatsızlık geçirdi. Doktorlar şizofreni teşhisi koydu. On yıllık inziva dönemi sırasında sinema piyasasından tamamen çekildi.
Şimdi gelelim hikâyemize buyurun;
Ayşe Şasa, Yahudi ve Hristiyan dadıların elinde büyür. Sadece onların ibadetlerine şahit olur hatta kilise ziyaretlerinde de bulunduğundan bahseder. Tasavvufta "Külli şey'in yerciu ila aslihi" diye bir terim vardır yani “herşey aslına rücu eder” denir ya, işte Ayşe Hanımefendi de bir aslına dönüş serüveni yaşar. Doktorlar kendisine şizofreni teşhisi koymuşken o kendini bir arayışın içinde bulur. 40 yaş sonrası yaşam biçimiyle ilgili yol ayrımına girer. “Ben Müslüman mıyım Hristiyan mıyım?” sorusunu kendisine sormaya başlar.
Anadili olan Türkçeden önce dadı dili Almancayı öğrenen ve kendi deyimiyle “Allah isminden habersiz büyüyen” Ayşe Şasa hayatın içinde nasıl bocaladığını ve ta yedi yaşındaki izleri sürerek hakikate nasıl eriştiğinden şöyle bahseder.
“Daha yedi yaşındaydım. Ne düşündüyse anneannem birgün beni karşısına aldı, birdenbire, ‘sana namaz kılmayı öğreteceğim’ dedi. Önce abdest almayı öğretti. ‘Aynını sen de yap’ deyip, abdest aldırdı. Sonra da beni Sahrayı Cedid Camii’ne götürdü. Bu camide iki rekât namaz kıldığımızı hatırlıyorum. ‘Arkamda dur, benim yaptıklarımı yap’ diyordu. Unutup gittiğini sandığım o iki rekât namaz, çok derin bir iz bırakmış bende. Kırkımdan sonra Allah’a yöneldiğimde, ben Müslüman mıyım, Hristiyan mıyım diye bocalarken; iki rekâtlık tecrübe imdadıma yetişti.”
Sizleri bilmiyorum ama ilk duyduğumda beni çok etkilemişti bu kısacık hikâye…
Bir yanda batılı, seküler bir hayat sunan ebeveynler ve dadılar, diğer yanda geleneksel İslam'ı temsil eden bir anneanne. Bu çelişki, çocukta bir "kafa karışıklığı" yaratsa da aslında fıtratın, doğru olanı bulmasına vesile olmuştur.
Yedi yaşında anneannesinin ona öğrettiği iki rekât namaz, sadece bir ibadet değil, onun bilinçaltına kazınan bir aidiyet kodudur. "Allah isminden habersiz" büyümek, onu manevi bir boşluğa iterken, zihninin bir köşesindeki o sahne (Sahrayı Cedid Camii, anneannesinin sesi, abdestin serinliği) aslında onun "asıllığını" muhafaza eden bir tohum gibidir.
O dönem modern psikiyatrinin "hastalık" olarak tanımladığı durum, onun için batılı/modern olanın dayattığı kimlikle, özündeki Doğulu/İslami kimliğin çatışmasıdır. Bu çatışma öyle şiddetlidir ki akıl hastalığı sanılır. Ama o bu buhranı bir olgunlaşma vesilesine çevirir. Kendi deyimiyle bu eski kabuğun çatlamasıdır.
Kırk yaşından sonra yaşadığı o bocalama dönemi çok anlamlıdır: "Ben Müslüman mıyım, Hristiyan mıyım?"
Bu soru, Batı kültürüyle yoğrulmuş bir zihnin en samimi sorgulamasıdır. Fakat mantık yürüterek veya kitaplardan okuyarak değil, çocukluk hafızasının derinliklerinden gelen bir seda ile cevap bulur. Anneannesinin ona öğrettiği o iki rekât namaz, bir can simidi gibi uzanır. Bu, onun İslam'ı entelektüel bir tercih olarak değil “fıtratının gereği” olarak bulduğunu gösterir. Düşünsel olarak değil, yaşayarak ve hatırlayarak Müslüman olur.
Modern dünyanın "delilik" dediği bir durumdan, geleneksel İslam dünyasının "velayet" Allah'a yakınlık dediği bir mertebeye geçişini anlattığı kitaplarında özellikle “Delilik Ülkesinden Notlar” ve “Bir Ruh Macerası” aslında kendi nesline ve sonrakilere şunu söyler:
“Batılı olmak için kendinizden vazgeçmeyin. Siz ne kadar kaçarsanız kaçın, aslınız size yetişir.
Onun hayatı, tasavvuftaki "Veled-i Kalb" yani kalbin oğlu olma haline güzel bir örnektir. Veled-i Kalb insanın, manevi bir rehberin yani mürşidin terbiyesi altında, nefsini terbiye ederek, kötü huylarından arınıp güzel ahlakla bezenerek yeniden doğmasıdır. Bu, ikinci kez ve iradeyle doğuştur.
Aşk eri Hz. Mevlana bu kavramı en güzel şekilde şöyle ifade eder:
"Ya beni biâver der ayin-i hod, tâ be-zâyem tu çü İsa ez vücûd!"
(Benim dinime, yoluma gel ki, seni İsa gibi yeniden doğurayım!)
Bu beyit, "veled-i kalb" olmanın özüdür. Nasıl ki Hz. İsa (as) babasız olarak dünyaya geldi ve bu onun mucizevi doğuşuydu, manevi yolda da insan, maddi sebeplerden sıyrılıp doğrudan Allah'tan feyz alacak bir kalbe sahip olarak yeniden doğar. Bu doğumun babası manevi rehber (mürşid), anası ise nefistir. Nefis, bu yolda terbiye olur ve "insan-ı kâmil" doğurur. İnsanın asıl doğumu, hakikati bulduğu zamandır.
Batı'nın kucağında büyüyen bir Doğu çocuğunun, kendi özüne, yani kendi göğe yükselişine tanıklık ettik. İnsanın çocukluğunda aldığı en küçük bir dini tohumun bile, yıllar sonra nasıl kocaman bir çınara dönüşebileceğini gördük.
Çocukluktaki dini etkileşimin izleri konusuna da değinmemiz yerinde olacaktır çünkü bu hikâyeyi sizinle paylaşırken asıl amacımız yani hissemiz bu olsun istemiştik.
Ayşe Hanımefendinin hikâyesi, bu konuda bize iki önemli gerçeği gösteriyor:
Ebeveynleri ona "din" diye bir şey öğretmemişti. Anneannesinin yaptığı şey ise bilinçli bir dini eğitimden ziyade, anlık bir uygulamaydı.
Öylesi ise şöyle desek yerinde olacaktır; Çocuk, ebeveynin veya büyüğün "anlattığı" kadar değil, "yaptığı" özellikle onunla "birlikte yaptığı" şeylerden etkilenir. Ayşe Hanımefendinin zihninde teolojik bir tartışma değil, anneannesinin elini tuttuğu caminin loş ışığı, abdestin suyunun serinliği, secde anındaki huzur, cami kokusu ve anneannesinin "arkamda dur" deyişi vardı. Yani çocuklar, ritüellerin içinde yaşar.
Ebeveynler bazen çocuklarını "dinsiz" yetiştirmeye karar verseler bile, eğer çocuk hayatının bir döneminde bir büyüğünün (anneanne, dede, komşu) samimi bir ibadetine tanık olmuşsa, o görüntü hafızasına kazınır. Bilinçli ebeveyn etkisi kadar bilinçsizce şahit olunan manevi anlar da çocuğun ruhunda derin izler bırakır.
Mesela ben; erkek kardeşim kendisine hediye rahle yaptırdığında rahmetli ninemin gözünde ki sevinci, ninemin yıl içinde tuttuğu nafile oruçları ve bayramda şeker değil de cebinden çıkardığı hurmaları dağıttığını hiç unutmam. Dindar kavramının ayak bulmuş haliydi sanki rahmetli ninem. Babamın yeşil kadife bir seccadesi vardı eskiyişine şahitlik ettiğim. Bir de Geylani Hz.lerinin Gunyetü't Tâlibîn adlı kitabını çok okurdu. İnanın şu anda hepsi gözümde canlandı.
Babam bizlere oturup bir şeyler anlatmadı en büyük eksiği de buydu belki ama namazsız tek gününü görmedim. İlk Umre yolculuğuma çıkarken “bugün heyecandan kalbim delicesine atıyorsa bu senin de sayende” dediğimi hatırlıyorum. Anlatılmayan ancak şahitlik ettiğim ibadet hayatı sayesinde…
Çocuklar küçük yaşta soyut kavramları anlamazlar. İlah kavramı, inanç, günah, sevap, cennet cehennem onlar için soyut kavramlardır. Gözle görülmeyen elle tutulmayan şeyleri kavramak ise çok zordur. “Allah sevgisini” ancak anne babasının namaz kılarken ki huzurunda, dua ederken ki samimiyetinde, Resulullah(sav) sevgisini salavat çeken bir ağızda, Ramazan ayına duyulan sevgiyi iftar sahur sofralarında, teravih saflarında görürler.
Bir çocuk için ibadet, başlangıçta bir oyun gibidir. Ama bu oyunu ailesiyle birlikte oynarsa, bu ona güven verir. "Ben bu aileye ve bu değerlere aidim" duygusu gelişir. İbadet edilen evler, küçük bir mescid veya caminin o sıcak, güvenli atmosferi bu aidiyetin ilk çekirdeğidir.
Ebeveynler, çocuğa sadece ibadet etmeyi değil, aynı zamanda "şükür", "merhamet", "rahmet" gibi kavramların anlamını da hayatın içinde göstererek öğretir. Bu, çocuğun iç dünyasını zenginleştiren en büyük hazinedir.
Baskıcı bir dini eğitim değil de, sevgiyle verilen bir eğitim, çocuk büyüdüğünde sorgulama döneminde ona bir dayanak olur. Ayşe Hanımefendi kırk yaşında bocalarken "Acaba Hristiyan mı olmalıyım?" diye sorduğunda, içindeki o çocukluk sesi "Hayır, sen anneannenin arkamda dur, aynını yap dediği çocuksun" diye fısıldar. Anneanne figürüyle gelen o "örtük" ve "yaşayan" dini tecrübe, onun kurtuluş reçetesi olmuştur.
Yaz Kur’an kursları, dizinin dibinde ezber verdiğimiz cami hocaları, İslam’ın şartını saydıran dedelerimiz, biraz konuşmaya başlayınca “Allah kaç?”, “kimin ümmetisin?” diye soran ninelerimiz sağ olsunlar, var olsunlar…
“Kabe‘de hacılar Hu der Allah” ilahisini söyleyen ve milyonlara söyleten kardeşimiz, Ramazan etkinlikleri ile okullarımızı şenlendiren tüm eğitimcilerimiz, mahyalar ile camilerimizi, kandiller ile sokaklarımızı şenlendiren yetkililerimiz de sağ olsunlar ve hep olsunlar.
Bazı anılar vardır, geçmişte kalmış hatıralar değillerdir. Karakterimize işlemiştir de farkında değilizdir. Çocukluğumuzda yaşamışızdır ancak yıllar sonra gelip bize yön vermiştir.
Bu bize, çocuklarımıza dini anlatırken en etkili yolun, onlarla birlikte o anı yaşamak, o duyguyu hissettirmek olduğunu hatırlatır. Çünkü çocuklukta atılan en küçük bir tohum, yıllar sonra meyve vermek üzere toprağın altında sabırla bekler.
Dönüp geçmişe bakın isterseniz; bir nasihatten, bir hatadan, sevinçten ya da boynunuza astığınız Elif ba cüzünden, ilk abdestten, sokakta yemenize izin verilmeyen bir yiyecekten kırıntılar göreceksiniz şimdiki hayatınızda.
Demem o ki geçtiğimiz rahle-i tedrisat neyse, bir gün bir yerde o oluyoruz işte.
Sahi dedeleriniz, nineleriniz sizlere neler öğretti? Havsalanızda neler kaldı bir bakın isterseniz?
Ve bizler neler bırakıyoruz o körpe zihinlerde, fıtraten tertemiz yaratılmış gönüllerde…
Selam ve Dua ile
“Ailene namazı emret ve kendin de ona sabırla devam et.”
📚 Tâhâ Sûresi, 20/132
Hz. Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur:
“Çocuklarınıza yedi yaşında namazı öğretin.”
📚 Ebu Davud: Salât 26
Abdülkadir Geylânî Hazretleri
“Evladına sözle nasihat etmekten önce, hâlinle nasihat et.”
📚 Fütûhu’l-Gayb
“Çocuğun gönlü boş bir levha gibidir. Ona ne yazarsan, ömrü boyunca onu okur.”
📚 Mesnevî
Hz. Peygamber ﷺ çocuklar için şöyle dua ederdi:
“Allah’ım! Onları doğru yola ilet, onları hidayete erenlerden eyle.”
📚 Sahih Muslim, Zikir ve Dua
Bir başka duası ise şöyledir:
“Allah’ım! Neslimi namazı dosdoğru kılanlardan eyle.”
📚 İbrahim Sûresi 14/40 (Hz. İbrahim’in duası, Hz. Peygamber’in de sıkça okuduğu dualardandır)