Sözü yine sözün, özün, işin erbabı Aşkeri Pirimiz Hz. Mevlana’mıza bırakmak zamanıdır. Buyurun;
Bir tâcirin, kafesinde mahpus, güzel bir papağanı vardı ki, onu çok seviyordu.
Birgün tâcir, Hindistan tarafına ticâret için hazırlığa başladı ve cömertliği sebebiyle de hizmetkârlarının arzularını sorarak onlardan sipârişler aldı. Bu arada çok sevdiği papağanına da:
“–Sana Hindistan’dan ne getireyim?” diye sordu.
Papağan:
“–Oradaki papağanlara benim hâlimden bahset ve selâmımı arz et!” dedi.
Mahpus papağan hâl lisânı ile Hindistan’daki papağanlara şu feryâdını duyurmak istiyordu:
“–Sizlere gıpta eden bu mahpus papağan bir av tuzağına düştü. Ömür boyu bir kafese mahkûm oldu. Size selâm göndererek sizden çâre, yardım ve irşâd edici bir rehberlik etmenizi ümîd ediyor.
Bu hâl revâ mıdır ki, ben bir demir kafes içinde mahpus olayım, siz ise hürriyet içinde yeşil ormanların, güzel çiçeklerin ortasında âbâd olun! Ben burada hapiste, siz ise gülistandasınız! Dostların vefâsı bu mudur? Benim şu gurbet ellerde, hasretler içinde sizden ayrı düşmenin acıları ile çırpınıp durmam, can vermem doğru mudur?”
Ey üstâd papağanlar! Sizler seher vakti çayırda feyz şebnemlerinden demlenirken lütfen bu zavallıyı da hatırlayınız!”
Dostların dostu hatırlaması, mübârek bir şeydir; saâdet üstüne saâdettir... Husûsiyle yâd eden Leylâ, yâd edilen Mecnûn olursa…”
Ey hep birlikte gezip uçuşan papağanlar! Sizler oralarda serbest serbest dolaşırken, ben kafesimde yüreğimden akan kanları içiyorum! Beni şâd, âbâd ve ihyâ etmek isterseniz, benim hâtırama da lütfen içtiğiniz iksirden birkaç yudum için; bu kimsesiz, bîçâre kardeşinizin hâtırası için toprağa da birkaç damla serpin!..”
Papağanın isteğini de kabul eden tâcir, yola çıktı. Hindistan’a vâsıl olunca daldan dala konan birkaç papağan gördü. Onlara seslenerek mahpus papağanın selâmını söyledi.
Mahpus papağanın hâl lisânı ile gönderdiği bu selâm, yâni feryâd ü figân, Hind papağanlarını çok duygulandırdı. Öyle ki içlerinden biri, duyduğu sözler karşısında titredi, titredi, düştü; nefesi kesildi ve öldü.
Tâcir bu hâle çok şaşırdı, hayret etti. Söylediğine pişman olarak kendi kendine söylendi:
“Bir canlının ölümüne sebep oldum; günâha girdim. Bu papağanın belki de benim papağanımla bir akrabalığı vardı. Bu işi niye yaptım? Niçin o haberi verdim de bîçâreciği ham sözümle yaktım, yandırdım?..” dedi.
Tâcir, işlerini bitirip memleketine döndüğünde bu başından geçenleri hayret, heyecan ve kederle kafesteki mahpus papağana anlattı:
“–Ey papağanım! Söylediğime, söyleyeceğime hâlâ pişmânım, nedâmetten ellerimi ve parmaklarımı ısırıyorum! Lâkin son pişmanlık neye yarar ki?..”
Sâhibini dikkatle dinleyen mahpus papağan da, tâcirin sözleri biter bitmez, arzu ettiği cevâbı almış olarak aynı Hindistan’daki papağan gibi titreyerek kafesin zeminine düştü ve kaskatı kesildi.
Bu hâli gören tâcir, yerinden fırlayarak üzüntüsünden başındaki külâhı çıkarıp yere çarptı. Son derece müteessir olmuştu. Yenini yakasını yırtarak feryâd etmeye başladı:
“–Ey güzel papağan! Ey benim hoş sesli kuşum! Ne oldu? Neden bu hâle geldin? Vah benim yoldaşım! Eğer Süleyman (as)’ın böyle bir kuşu olsaydı, başka kuşlarla oyalanmazdı…”
Çünkü kuşu, kendisi için bir neşe kaynağı, sohbet arkadaşı ve sırdaşı idi. Perişan bir hâlde ağlayıp inlemeye devam etti. Kâh:
“Veren Allah, alan Allah!..” diyor; kâh mecâza saplanıyor; kâh hakîkate tırmanıyordu. Papağanının ayrılışı ile yanıp tutuşuyor, kendisine bir tesellî menbaı arıyordu. Suçu diline izâfe ediyor ve onu şöylece ithâm ediyordu:
“–Ey dil! Sen ölümlere sebep oldun! Bana çok zarar verdin. Şimdi ben sana ne diyeyim? Ey dil! Sen hem ateş, hem de harmansın! Bu ateşi harmana ne zamana dek salacaksın? Ey dil! Şu canım senden şikâyetçidir. O senin her dediğini yaptığı hâlde senin elinden neler çekiyor!.. Ey dil! Bazen has kulların lisânı gibi tükenmez bir hazînesin, ama bazen de -el aman- fâsıkların zehirli lisânı gibi dermânı bulunmaz bir dert oluyorsun!.. Ey insafsız! Ey yılanı ininden, insanı dîninden çıkaran! Bana hiç mi merhamet etmeyeceksin ki, helâkime kasdedip yayını germişsin!..” diyordu.
Nihâyet tâcir, bir müddet daha ağlayıp sızlandıktan sonra, ölü papağanı kafesten çıkardı. Gömmek için yer hazırlamaya başladı. İşte bu esnâda, ölü taklidi yapmakta olan papağan birden canlanıverdi. Uçtu, yüksek bir ağacın dalına kondu. Tâcir, kuşun yaptığı işe şaştı kaldı. Bununla beraber içini kemiren bir merâka kapılarak bu esrârı çözmek için kuşuna seslendi:
“–Ey kuşum! Allah aşkına hâlini bana arz et! Hind’deki papağandan ne hâl telâkkî ettin ki, böyle bir hîle yaptın, beni yaktın? Bu işin sırrı nedir? Anlat da, ben de bu mânevî esrârdan nasîbimi alayım! Beni mahrum bırakma!” dedi.
Bunun üzerine papağan şöyle cevap verdi:
“–Haberini getirdiğin Hind papağanı bana sessiz hareketleriyle mürşidlik yaptı, nasîhat etti. Yanan bağrıma sanki âb-ı hayat takdîm etti. Bana; “–Seni kafese güzel sesin mahkûm etti!..” demek istedi. Ve; «–Ey büyüklere de küçüklere de nağmeler söyleyen! Ey âlimleri de câhilleri de güzel nağmelerle mest eden! Ey insanları muhrik nağmelerle eğlendiren! Aklını başına topla; bu nağmeleri bırak! Sen de benim gibi öl de, esâretten kurtul!” dedi. Ben de verilen tâlimâtı yerine getirdim. Kendimi öldürdüm ve kurtuldum!..”
Papağan sözlerine şöyle devam etti:
“–Ey efendi! Ben esirlikten kurtuldum; şimdi asıl geldiğim yere, vatanıma dönüyorum. Sen de benim gibi yaparsan, ten kafesinden selâmetle kurtulur, hürriyete kavuşarak aslî vatanına, yâni baban Hazret-i Âdem’in geldiği yer olan cennete dönersin!.. Bu çamur bedenden sıyrılıp ulviyyete kavuşursun; çok yücelirsin!..”
Bu sözlerden hisse alan tâcir de intibâha gelip kendi kendine şöyle dedi:
“Bana öğüt olarak bu yetişir! Gayri ben de papağanımın yolunu tutayım. Zîrâ anladım ki onun yolu, insana hakîkatini keşfettiren, nurlu yola ileten ve ebedîlik iksiri olan bir âb-ı hayât imiş!..”
Burada kafesteki papağan, beden hapishanesine mahkûm olan insan rûhunu temsil eder. Oradan kurtuluşun yolu ölmeden evvel ölmek seviyesini yakalamaya bağlıdır. Hindistan’daki papağan, tâcirin papağanına bunu öğretmişti. Kafesten kurulmak için ölmekten başka çâre olmadığını göstermişti ve demişti ki:
“Ölmeden evvel ölünüz!” sırrına ittibâ etmenin lüzûmudur ki, kurtuluş ancak bu yolla mümkündür.
Hindistan’daki papağan, kafesteki mahpus papağana bu hususta âdeta şöyle demiştir:
“–Sen de öl! Yâni tabiî ölüm gelmeden önce kendi nefsinden kurtul. Nefsânî vücûdundan kendi irâdenle ölmesini bil ve rûhânî hayâta diril; böylece mânevî semâlara kanat aç! Ey güzel sesiyle ve söyleyişiyle insanları eğlendiren, bu nağmeleri bırak. Sen de benim gibi öl ki, kafesinden kurtulasın.”
Hz. Mevlânâ (ks) buyurur:
“Can papağanının hikâyesi de tâcirin papağanının hikâyesine benzer.”
“Ey gâfil! Bu kuş gibi ölü ol ki, kurtulasın! Dâne gibi olursan, seni kuşlar toplar. Gonca gibi olursan, seni çoluk-çocuklar yolar.”
“Dâneni sakla, uzaklarda gizlen! Goncanı sakla da damlarda ve duvar diplerinde bitmiş otlar gibi ol!”
“Yâni bilinmekten, kendini göstermekten ve görünmekten kaçın! Tevâzû ve mahviyet içinde kal! Böylelikle hem kem gözlerden, hem de ne oldum delisi olarak haddini aşmaktan kurtulursun!”
“Güzelliğini satışa çıkaran kişi, belâya avuç açmış olur. Böylesi, bütün kötü bakışları üzerine çeker. Düşmanları bir türlü, dostları bir başka türlü onun mahvına çalışırlar. Biri kıskanarak, diğeri de aşırı bir tabasbusla (zararlı medh u senâda bulunmakla) ömrünü ziyân eder. Bu tehlikeleri aşmak için varlık kaydından kurtulmaktan başka çâre yoktur.”
Burada söz konusu olan ölüm gerçek ölüm değil, mecâzî ölümdür. Fiziksel ölümden önce nefsin arzularını, bencilliği ve dünyevî bağımlılıkları terbiye ederek manevî bir dönüşüm yaşamak demektir.
Eriştirene hamdolsun ki Ramazan ayı, “ölmeden önce ölme” pratiğinin en yoğun yaşandığı zamanlardan biridir. Oruç tezkiye-i nefsi sağlayan en önemli amellerdendir. Çünkü nefis aç kalmadığı sürece kendisinin dışındaki kudreti ve âlemi fark etmez. Fıtratı öyledir. Rivayetlerde bildirilmiştir ki ; Allah nefsi yarattığında onu değişik mahrumiyet ve ceza şekilleriyle imtihan etmiş. “Sen kimsin, ben kimim?” diye her sorulduğunda nefis “Ben benim, sen sensin.” demiş. Ne zaman aç kalmış ,“Ben senin kulunum, sen benim Rabb’imsin.” diyecek hale gelmiştir. Çünkü açlık ve susuzluk, insanın nefsini zayıflatır. Kişi arzularını kontrol etmeyi öğrenir Oruç, öfkeyi ve kibri törpüler. İnsan acziyetini fark eder bu dünyaya bağımlılığını azaltır. Kur’an tilaveti, teravih namazı ve infak ile kalp arınır. Bu da “ölmeden önce ölmenin” ardından gelen ruhî diriliş gibidir. “Ölmeden önce ölmek”, nefsin esaretinden kurtulup hakikate yönelmektir. Ramazan ise bunun için adeta bir manevî eğitim kampıdır.
Tasavvufta hedef olarak gösterilen fânilik; arzu istek ve ihtirasların esaretinden kurtulup hafiflemek, bedenin ve maddenin bağlarından sıyrılıp mânevî bağımsızlığa kavuşmaktır. Ancak bu bağımsızlığa kavuşmak kişinin tek başına yapabileceği bir iş olmasa gerek ki hikâyemizin sahibi Hz. Mevlana’mız şöyle buyurur;
“Ten kafesinde hapsedilmiş olan ruh tûtîsi, bu kafesten kurtulmak, bu bağları koparmak çârelerini arar. Hindistan’daki can yoldaşlarına haber ve selâm gönderir. Ten kafesinden kurtulmak için oradaki ermiş tûtilerden bir çâre diler.”
Anlaşılan odur ki; Allah’a varma yolunda ruhun nefis ve vücut bağlarından kurtulabilmesi için ancak ezel ve ebet yoldaşı olan Hak dostlarından mânevî yardım ve şefâat istemesi gerekir.
Allah’a varmaktan kastedilen, fizikî bir ulaşma değil; Allah’ı tanıma, O’na yaklaşma, nefsi arındırma, kalbin saflaşması anlamına gelir. Bu, insanın manevi olgunlaşma sürecidir.
Tasavvufa göre ruh aslında temizdir; fakat nefis ve beden arzuları ruhu perdeleyebilir. Bu yüzden ruhun hakikate yönelmesi için nefsin terbiye edilmesi gerekir. Mürşid–mürid ilişkisi burada devreye girer. Çünkü kişi tek başına nefsini yenmekte zorlanabilir; bu yüzden manevi bir rehbere ihtiyaç duyar.
İmam Gazâlî(ra) tasavvuf yolunda mürşidin gerekli olduğunu açıkça savunur. Ona göre nefis hastalıklarını kişi kendi başına teşhis edemez. Mürşid, kalbin hastalıklarını bilen bir “manevî doktor” gibidir. Rehbersiz ilerleyen kişinin şeytanın tuzaklarına düşebileceğini belirtir. İmam Gazâlî’ye (ra) göre ilim öğrenmede öğretmen nasıl gerekiyorsa, manevî terbiyede de mürşid gereklidir.
"Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir."
📚 Şems Suresi 91/9
“Ölmeden önce ölünüz.”
📚 Keşfu'l-Hafâ, II, 312
İmam Gazâlî:
“Nefis, hastalıklı bir uzuv gibidir; onu kendi başına bırakırsan helâk eder. Onu tedavi edecek bir mürşide ihtiyaç vardır.”
📚 İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn, Kitâbü Riyâzeti’n-Nefs
“Ten kafesinden kurtulan can kuşu, asıl vatanına uçar.”
📚 Mesnevi
“Allah’ım! Beni senin doğru yoluna ilet! Nefsimin şerrinden beni koru”
(Tirmizî, Deavât, 70)
"Ey Allah’ım! Senin rahmetini umuyorum, beni göz açıp kapayıncaya kadar (da olsa) nefsimle başbaşa bırakma. Halimi tümüyle düzelt, Senden başka ilâh yoktur"
(Ebu Dâvûd, Edep,110).