Çöl ortasında fakir bir bedevî, çadırında hanımıyla oturuyordu. Bir gece hanımı;
“- Bütün yoksulluğu, cefayı biz çekiyoruz. Herkesin ömrü bollukla geçiyor. Sadece biz fakiriz. Ekmeğimiz yok, katığımız üzüntü. Testimiz yok, suyumuz gözyaşı… Gündüzün elbisemiz güneş, geceleyin döşek ve yorganımız ay ışığı. Açlığımızdan dolunayı okkalık ekmek sanarak, gökyüzüne saldırıyoruz… Bizim halimiz ne olacak böyle?” diye dert yandı.
Bedevî şöyle cevap verdi:
“- Be kadın, daha ne zamana dek dünya malını arayıp duracaksın? Şu dünyada ne kadar ömrümüz kaldı? Akıllı kişi artığa eksiğe bakmaz. Gençken daha kanaatkâr idin, yaşlandın hırsın arttı; altın istiyorsun. Hâlbuki önceden altın gibiydin sen… Ne oldu sana?”
Hanımı bunları dinlemiyor, dile ne gelirse söylüyordu:
“- Ey namustan gayri bir şeyi olmayan adam… Artık senin yaldızlı sözlerinden bıktım. Halimize bak da utan! Bana kanaatten bahsediyorsun. Ne vakte kadar bu çalım? Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın? Sen bunları geç de yola gel! “
Kocası cevap verdi:
“- Sen kadın mısın, yoksa keder misin? Yoksulluğumla ben iftihar ederim. Başıma kakma! Mal, mülk ve para başta külah gibidir. Külaha sığınan keldir. Zengin, kulağına kadar ayıp içine dalan kişidir. Malı vardır da o mal ayıbını örter. Yoksulluk senin anlayacağın şey değildir, yoksulluğa hor bakma! Allah göstermesin, benim dünyaya karşı tamahım yok. Gönlümde, kanaatten bir âlem var. Ey kadın! Kavgayı, darılmayı bırak! Bırakmayacaksan hiç olmazsa beni bırak! Ben iyiyle, kötüyle kavga edemem; kavga ile işim yok. Savaşlar şöyle dursun, gönlüm barışlardan bile ürkmekte… Susacaksan ne âlâ, eğer susmazsan, şimdi evimi, barkımı bırakır alır başımı giderim…”
Kadın, kocasını hiddetli görünce ağlamaya başladı, güya pişmanlık gösterdi. Bedevî karısının gözyaşlarına dayanamadı, söylediklerine pişman oldu. Onun bu pişmanlığım sezen kadın, kocasına şu aklı verdi:
“- Testimizde yağmur suyu var. Malımız mülkümüz de bundan ibaret. Bu testiyi al, git padişahlar padişahının huzuruna gir, armağanını sun. De ki: “Bizim bundan başka, hiçbir malımız mülkümüz yok, çölde de bundan iyisi hiç bulunmaz… Padişahımızın hazineleri varsa, bunun gibi suyu yoktur. Bu su, az bulunur.”
Zavallı kadın, Bağdat’ın ortasından şeker gibi Dicle’nin akıp gitmekte olduğunu ne bilsin, testisindeki suyu övüp duruyordu.
Kocası da bu övgüye katılmış:
“- Kimin böyle bir armağanı olabilir? Gerçekten de bizim bir testi yağmur suyumuz ancak padişahlara layık…” diyordu.
Bedevî testisini bir keçeye sardı, ağzını sıkıca kapadı. Sırtına alarak Bağdat yoluna düştü. Testi kırılmasın, hırsızlar çalmasın diye gece gündüz gözü gibi koruyordu. Günler haftalar sonra Bağdat’a geldi. Sora sora, halîfenin sarayını buldu. Kapıya dayandı. Muhafızlar ne istediğini sordular. Bedevî:
“- Ey muhterem kişiler! Ben garip bir bedeviyim. Padişahın lütfunu umarak çöllerden geldim. Bu armağanı o sultana götürün, padişahtan murad isteyeni ihtiyaçtan kurtarın! Tatlı, lezzetli su. Çölde, yağmur sularından biriken gölden toplanmıştır. Testim de güzel yepyeni.”
Halîfenin adamları, bu saf, tertemiz yürekli bedevîye önce gülecek oldular, sonra da onun bu iyi niyetlerle bezenmiş armağanını canla başla kabul ettiler. Bedevî, sarayın hemen altında gürül gürül akan Dicle’den habersiz, bekliyordu.
Bedevî’nin su testisi halîfeye sunulunca, Halîfe bundan çok memnun olmuş, bedevîyi huzuruna kabul etmişti. Gönlünü aldı, yeni elbiseler giydirdi sonra da adamlarına:
“- Testiyi altınla doldurun, ona verin. Dönerken de onu, gemi ile Dicle yolundan götürün. O çöl yolundan gelmiş. Dicle yolu yurduna daha yakındır. Buradan memleketine dönsün.” emrini verdi.
Bedevî gemiye binip Dicle’yi görünce büsbütün şaşırmıştı. Asıl şaşkınlığı, bu kadar suyu bol Dicle nehri varken, Halifenin bir testi çöl suyunu kabul etmesiydi. Ve Allah‘a şükrediyordu.
Ehline malumdur ki Aşk erimiz Hz. Mevlânâ Mesnevi’sinde sembolik bir dil kullanır. Mesnevi’yi okuyan herkes eğitim ve bilgi seviyesine göre farklı çıkarımlarda bulunur. Mesnevi, okuyucunun olgunluk seviyesine göre her defasında farklı ve daha derin manalar sunan bir "gönül kitabı" olarak kabul edilir.
Bu hikayesinde Mevlâna Hz’leri buyuruyor ki:
Aslında, bedevi ile karısının hikâyesi, bir masaldan ibarettir. Bu hikâyedeki bedeviyi aklın, kadını da nefsin sembolü olarak bilmelidir.
Hikâyedeki kadın, sürekli şikâyet eden, doyumsuz, hırslı ve tatminsiz olan nefsi temsil eder. Kadının dünya malına olan bitmek bilmez arzusu, nefsin insana sürekli "daha fazlasını" fısıldayan yönüdür. Kocasına "şu dünyada ne kadar ömrümüz kaldı?" diyerek kanaatkârlığı öğütleyen bedevî ise aklı ve olgunluğu simgeler.
Gerçekten de nefis ile akıldan ibaret olan bu kadınla kocası, iyiyi kötüyü ayırt etmek için çok gereklidir. Bunlardan her ikisi de şu topraktan yaratılmış beden evinde otururlar, gece gündüz birbirleri ile savaşır dururlar. Kadın durmadan, beden evinin ihtiyaçlarını diler, durur. Yani şeref ister, mevki ister, giyecek ister, ekmek ister, sofra ister. Nefis de kadın gibi, her ihtiyaca çare bulmak için, bazen tevazu gösterir, yüzünü toprağa sürer, bazen de büyüklük taslar, yücelik arar.
Aklın ise bedene ait düşüncelerden haberi bile yoktur. Onun gönlünde ancak Allah sevgisi vardır, o sevgiyi kaybetmenin üzüntüsü, korkusu vardır.
Kadının çıkardığı kavgadan sonra pes edip kocasına teslim olması, nefsin aklın kontrolüne girmesini, onun olgunlaşma sürecini ifade eder. Bu olgunlaşmanın ardından kadının, sahip oldukları tek şey olan bir testi suyu padişaha hediye olarak götürme fikrini bulması, aklın rehberliğindeki nefsin dahi ilhamlara açık hale geldiğini gösterir.
Bedevinin hikâyesinde geçen su testisi, bizim bilgilerimizdir. Halife ise, Allah bilgisinin Dicle nehridir.
Biz testilerimizi boş olarak değil de, dolu olarak Dicle'ye götürüyoruz. Böyle yaptığımız için kendimizi eşek bilmezsek, gerçekten de eşeklik, ahmaklık etmiş oluruz. Dicle nehrine bir testi yağmur suyu götüren bedevi, bu işte ma'zurdu. Çünkü o Dicle'yi bilmiyordu. Çölde, Dicle'den çok uzaklarda yaşıyordu. Bizim gibi onun da Dicle'den haberi olsaydı, o testiyi çöllerde taşıyıp durur mu idi? Dicleyi bilseydi, belki de, o testiyi taşa çarpar kırardı.
Hani biraz evvel “Mesnevi’yi okuyan herkes eğitim ve bilgi seviyesine göre farklı çıkarımlarda bulunur.” Demiştik ya… Bizce herkes kendine ne lazımsa onu anlıyor çünkü bu hikâyeyi ilk okuduğumuzda bizim gönlümüze de şu manalar doğdu, âcizane paylaşmak isteriz;
Hikâyede “Halîfe Kapısı”, “Dergah-ı İlahî”yi temsil etmektedir.
Hikâyedeki testi, insanın sahip olduğu ve “benim” dediği her şeydir.
O “benim” dediğimiz ne varsa malımızla, makamımızla, evladımızla, bilgimizle, irfanımızla, çevremizle hatta bedenimizle gururlanır dururuz. Hatta en güzeli en iyisi bizim sahip olduklarımızdır. En çok biz çaba sarf etmişizdir. En iyi evlat bizimkidir mesela. En edepli, en ahlaklı olan hep bizizdir. Birisiyle muhatap olurken o sahip olduklarımızın psikolojisi ile hitap ederiz, öyle oturup kalkarız. Gönül adamları buna “varlık duygusu” demişlerdir.
En garibi, kulluğumuzun tescili olan ibadetlerimizle bile varlık duygusuna kapılırız. “İbadet eden bir kişi” olarak görürüz kendimizi, başkalarından bir gömlek üstün... Bu hali insanlarla muhatap olurken yaşayabildiğimiz gibi, Yüce Mevlâ’ya karşı bile yaşayabiliriz. Dua ederken yaptığımız iyilikleri, ibadetleri bedevinin testisi gibi öne koyarız, onlara çok kıymet veririz. Kendimizi ibadet ehli, zikir ehli iyi bir insan görerek, hâşâ: “Eh, ben bu kadar kulluk yaptım, sen de bunlara karşı beni affet veya bana şunları ver ya Rabbi!” gibi bir duyguya kapılabiliriz
Bu çok ciddi bir hatadır ve kalbe bulaştıysa ciddi bir hastalıktır. Dicle nehrini görmemiş olan ve bir testi su ile büyük bir hediye sunmuş olduğunu sanan bedevinin durumuna benzer.
Şeytan bir insanın iyilikler yapmasına, ibadetlerini yerine getirmesine engel olamayınca bu sefer o iyilikler ve ibadetlerin içinde ona vesvese vermeye başlar: “Sen ne iyi bir insansın”, “Bu zamanda senin kadar ibadetlerini yapan kaç kişi var ki?”, “Kaç kişiye bu kadar zikir yapmak nasip olur?” gibi düşüncelerle ruh dünyasını bulandırmaya çalışır.
Buna “Ucb“ diyoruz aslında... Ucb (ucub), İslam ahlâk terimi olarak kişinin kendi ilim, ibadet, mal, makam veya güzellik gibi nimetlerini büyük görerek, bunları kendi becerisi sanması ve kendi ameline güvenmesi ve nefsini üstün görmesidir. Böylece ibadetlerinin içi boşalır yani özü gider.
Zamanla insan bakar ki, iyiliklerin ve ibadetlerin şekilleri kalmış ama ruhları kaybolmuş. İbadet yaptıkça gönülde takva hassasiyeti artacağına, kalbi vurdumduymazlık ve menfi bir özgüven duygusu sarmış. Her an Allah Tealâ’nın huzurunda olduğunun daha fazla farkına varacağına, ibadetlerine olan güveninden dolayı o farkındalık iyice azalmış.
İbadetlerimizi yapabilmemiz, iyilikte bulunabilmemiz ve zikirle meşgul olabilmemiz de tamamen Allah Tealâ’nın bize bir ihsanıdır. Bediüzzaman Hz.leri şöyle buyurur:
“Arkadaş! Ye’se düşen adam, azabdan kurtulmak için istinâd edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir mikdar hasenât ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâta bel bağlar, güvenir. Ve der ki: “Bu kemâlât beni kurtarır.” Ve bir derece rahat eder. Hâlbuki a‘mâle güvenmek ucubdur. İnsanı dalâlete atar. Çünki insanın yaptığı kemâlâtta ve iyiliklerde hakkı yoktur. Kemâlât ve iyilikler mülkü değildir. Onlara güvenemez.” Çünkü; bizim Allah dememiz, O’nun Lebbeyk demesindendir.
Ucb, insanı dalâlete götürür. Çünkü insanın yaptığı hiçbir amel aslında kendine ait değildir. İyiliği yaptıran, o fırsatı veren, o gücü nasip eden Allah’tır. Bir kimse bir fakiri doyurur, bir yaşlıya yardım eder veya ibadet eder; ama o ameli yapabilmesi için gerekli kuvveti, aklı, imkânı, niyeti ona Allah vermiştir. Dolayısıyla kulun o amelde gerçek bir payı yoktur. İnsan kendi ameline sahip çıkarsa, Allah’ın rahmetini unutur ve ucba düşer. Böyle bir halden Allah’a sığınırız.
Mü’min her ne kadar ilim, irfan, mal-mülk ve ibadet sahibi olursa olsun, bu meziyet ve imkânlarına aldanmamalı ve güvenmemelidir. Bu değerlerin hepsini Rabbinin lütfu bilip, şahsî amellerinin de Dicle’nin yanında, bir testi su olduğunu unutmamalıdır.
Çöl bedevîsinin çölde bin bir çile ile biriktirip halifeye takdim ettiği bir testi su onun için hayat iksiri idi. Halbuki Dicle’nin içine dökülünce nasıl da kaybolup gitti.
İnsanoğlunun beşerî imkânlarla hakikatine ermeye çalıştığı, ilahî tanzim ve sanattan anlayabileceği, onun aslî hakikati karşısında Dicle’nin bir damlası bile değildir. Karıncanın kendi ufacık yuvasını, balığın akvaryumunu bir kâinat zannetmesi gibi.
İnsan da, gafleti neticesi kendi cüceliğine bakmadan adeta bir dev aynasının yalanlarına kanar. Misalimizdeki karınca ve balığın durumuna düşer.
Allah korusun, keşif bulutların güneş ışığına mani olması gibi kalbin şeytana taht olması halinde Rahman’ın hidayeti oraya ne kadar ulaşabilir? İnsan Dicle’den habersiz olduğu için bir testi suyu umman zannedebilir. Kendi zannında boğulur gider.
Konuya sadece amellerimiz değil bir de “sahip olduğumuz ilim” cihetinden baktığımızda yine aczimizi görürüz;
O iki cihan serveri Resûlullah (sav) dahi :
“- İlahî, seni tenzîh ve takdîs ederim. Biz seni, sana layık bir marifetle tanıyamadık.” Buyurmuşken, kendini allame zannetmekten “Alim” olana Allah’a sığınırız.
Necip ümmetin yüksek âlimleri aczlerini itiraftan çekinmemişlerdir. İmam Ebû Yusuf’a bir gün Halîfe Harun Reşîd bir mesele sorar. İmam Ebû Yusuf:
“- Bilmiyorum.” diye cevap verir. Halifenin yardımcısı İmam Ebû Yusuf’a:
“- Maaş ve tahsîsatınız varken bilmiyorum diyorsunuz.” der. Cevaben İmam Ebû Yusuf da:
“- Benim maaşım ilmime göredir. Cehlime göre verilecek olsa hazine yetmezdi” der.
Allame İmam Gazali;
“- Bildiklerime nispetle bilmediklerimi ayaklarımın altına alabilseydim, başım göklere değerdi.” buyurmakla aczini itiraf edip tevazuunu göstermiştir. Bu büyük insanlar, bildiklerinin değil bilmediklerinin çokluğunu itiraftan çekinmemişlerdir.
Peki, “Ucb”un ilacı nedir?
Amelini Allah’tan bil; “Ben yaptım.” deme, “Allah bana yaptırdı.” de.
Şükret, övünme; Amellerini övünç değil, şükür vesilesi yap.
Amellerine değil, Allah’ın rahmetine güven; Kurtuluşu kendi gücünde değil, Allah’ın merhametinde ara.
Niyetini temiz tut; Her ibadetten sonra “Ya Rabbi, bu senin ihsanındır.” diye dua et.
Tevazu sahibi ol; Amellerinin sahibi olmadığını bil.
Bu reçetedeki ilaçlardan günde üç öğün bol tevbe ile al:)
ŞİFA ALLAH’TANDIR VESSELAM!
"Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de boyca dağlara erişebilirsin.”
📚 İsrâ Suresi 17/37.
“Üç şey helâk edicidir:
Uyulan hevâ,
İtaat edilen cimrilik
ve kişinin kendini beğenmesi (ucb).”
📚 Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Evsat; Beyhakî, Şuabü’l-Îman.
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri
“İnsanların en cahili, kendi nefsini temize çıkarandır.”
📚Tezkiretü’l-Evliyâ, Ferîdüddin Attâr.
“Sen kendini büyük gördükçe küçülürsün;
Kendini hiç gördüğün zaman ise Allah seni yüceltir.”
📚Mesnevî-i Ma‘nevî, I. Cilt (çeşitli şerhlerde tevazu bahsinde).
“Allah’ım! Bana nefsimi tanıt ve onu temizle.
Onu en iyi temizleyen sensin.
Sen onun velîsi ve sahibisin.”
📚 Müslim, Zikir 73.