İMSAKİYE KONYA
Miladi | Hicri
İMSAK
--
GÜNEŞ
--
ÖĞLE
--
İKİNDİ
--
AKŞAM
--
YATSI
--
İFTARA KALAN
--:--:--
HİDÂYET SEN’DEN OLMAZSA DİRÂYET N’EYLESİN YÂ RAB
Tarih:19.02.2026

Hz.Mûsâ küçüklüğünden îtibâren Firavun’un sarayında, Allâh’ın muhafazası altında yetişti. Büyüyüp gençlik yıllarına geldiğinde, İsrailoğulları’ndan bir sıbtîyi, Firavun’un fırıncısı ve zâlim biri olan bir kıbtînin elinden kurtarmak isterken yanlışlıkla kıbtînin ölümüne sebep oldu. Bunun üzerine korkarak Mısır’ı terk etti. Bu kaçışı esnâsında Medyen’e gelen Hz. Mûsâ, Hz. Şuayb’la karşılaştı. Ona mehir olarak sekiz sene hizmet mukâbilinde kızlarından biriyle evlendi.. Daha sonra tekrar Mısır’a dönmek için yola çıkan Hz. Mûsâ’ya, mukaddes Tuvâ vâdisinde peygamberlik verildi. Ve burada kendisine Firavun’u îmânâ davet etmesi emredildi.

Bundan sonra Hz. Mûsâ, kardeşi Hârun (as) ile Firavun’un sarayına gitmiş ve onu îmâna davet etmiştir. Aralarında geçen konuşmayı ise Aşkerimiz Hz. Mevlânâ, Mûsâ (as)’ın ferâsetteki derinliğini, buna mukâbil Firavun’un ise nefsânî bir hayatın içinde nasıl ahmaklaştığını beşerî idraklerin anlayabileceği bir şekilde şöyle ifade buyurmuştur;

“Hazret-i Mûsâ Firavun’u Hakk’a dâvet ederken tevâzû ve mahviyet göstermişti. Zîrâ Cenâb-ı Hak Hazret-i Mûsâ’ya, Firavun’a teblîğde bulunmasını bunu da leyyin, yani yumuşak bir lisân kullanarak yapmasını istemişti. Firavun ona; “Kimsin, kimin nesisin, eski adın ne?” diye sorun­ca Hazret-i Mûsâ:

“Ben Allâh’ın elçisiyim; in­sanı sapıklıktan kurtarırım! Aslım balçıktandır. Topraktan yaratılan şu bedenimin dönüp varacağı yer de topraktır! Lâkin Allâh balçığa can verdi, gönül ihsân etti! Asıl adım da; ‘Allâh’ın âciz kulu Mûsâ’dır! Allâh’ın bir kulunun oğluyum!” dedi.

Firavun bu sefer: “Sen ‘Firavun’un kulusun, çünkü senin bedenin, Firavun’un nimetleri ile beslendi, gelişti. Şimdi ise sen, hak tanımaz bir kul, beni inkâr ettiğin için bir nankör ve kâfir oldun.” dedi. Cevâben Hazret-i Mûsâ:

“Hâşâ! Allâh birdir. O’nun şerîki yoktur. Kulların O’ndan başka sahibi olamaz. Helâk olacak bir kişiden başkası O’nunla ortaklık dâvâsına girişmez! Zîrâ tevhid inancının kalbde ortaklığa tahammülü yoktur!

Ey Firavun! Senin, benim kaşımı ve bir sineğin kanadını bile yapmaya gücün yetmez; nasıl olur da beni yarattığını söyleyebilirsin? Sen çok gaddar birisin! Çünkü, Allâh’a şirk koşuyor­sun! Eğer ben yanlışlıkla bir kıptîyi öldürdüysem, onu nefsim için öldürmedim! Ben ona bir yumruk vurdum. Zaten kendisinde ilâhî bir rûh bulunmayan, hakîkat mahrûmu, canlı bir cenâze olan o zavallı kişi de can verdi.” dedi.

Firavun: “Hiç şüphe yok ki, benim sende hakkım var. Lâkin hak bu mudur ki, beni halkın önünde horlayasın, benim ilahlığıma karşı çıkasın, gönlümün aydınlık gününü kara bir güne çeviresin?” deyince Hazret-i Mûsâ buna cevâben:

“Îmâna gelerek, hayrı işleyip şerri terk etmekte beni dinlemezsen, kıyâmetteki hâlin bundan çok daha beter olacaktır!

Görünüşte ben, senin ilâhlık dâvânı baltalıyorum ama; aslında senin gibi bir küfür dikenini gül bahçesi hâline getirmeye çalışıyorum.” dedi.

Firavun: “Hakîkaten usta bir sihirbazsın. Gönlü bana bir olan Mısır halkını sen, ikiye ayırdın!” deyince Hazret-i Mûsâ:

“Büyücülüğün temelinde gaflet ve küfür varken, ben ise ilâhî vahyin içindeyim.  Rûhum din meş’alesidir! Mesih bile nefesime gıbta eder! Kitaplar bile benim rûhumdan nûr alır!

Sen, ancak zann içerisindesin! Rabbimin beni, sana göndermesi de, her şeyden haberi olan bir gönderenin bulunduğuna delil değil midir? Hem benim mûcizem, küfür yarasını iyileştirmek için en uygun ilaçtır!

Sen bundan önce birtakım rüyalar görmüştün. Elime asâyı alacağımı, elimden nûrlar görüneceğini ve senin o küstah boynuzunu kıracağımı bilmiştin! Rüyanı anlattığın hakîm ve yıldız bilginleri, gerçeği anladılar fakat hakîkati sen anlayıp da idrâk edemedin!

Halkı idâre edenin Allâh’ın ahlâkı ile ahlâklanması gerek! Hâlbuki sen, gönlünü şeytan evi hâline sokmuşsun; ihtirâsını kendine kıble edinmişsin!”

“Dünyâda sadece nefsinin kölesi olarak bedenleri ile yaşamakta olan sizler ve avaneleriniz, dâimâ rûhanî hayat yaşayanların din ve îmân kalelerine saldırırsınız! Ey kötü huylu Firavun, ey îmânsız kişi! Gayb gâzileri olan mü’minler hilmleri, yumu­şak tabiatları yüzünden sana hücûm etmediler!

Sen; Allâh’ın nesillerin üremesi için açtığı yolu, yâni ana rahmini nasıl kapatabilirsin? Binlerce mâsumun cellatlığını yaptın. Zâlimlerin en bedbahtı oldun. Sen, güyâ gayb âleminin geçitlerini kapattın, lâkin sana körlük vermek için yine de bir yiğit er çıktı! İşte o çıkan yiğit benim; senin dileğini kırıp dökeceğim, senin adını, şânını yok edeceğim!

Ey düşman adam! Bilmiş ol ki, her şeyden haberi olan bir kud­ret sâhibi var; O, her şeye lâyık olanı verir! Ne vakit gökyüzüne, yâni Allâh’a iyi bir amel gönderdin de arkasın­dan O’nun gibi bir iyilik görmedin?

Belâlar sana, aptallığından ve ahmaklığından ötürü gelir çatar. Kötülükten gönlün kararır ve bulanırsa, onun bir azap başlangıcı olduğunu anla! İşlediğin şirk, zulüm ve günahlardan tövbe ve istiğfar et! Eğer günah cezasının oku sana değmediyse, Allâh’ın lutuf ve keremi ile müsamaha buyurmasındandır!” dedi.

Hazret-i Mûsâ Firavun’a devamla dedi ki:

“Benden bir öğüt duy ve öğüt gereğince hareket et de, karşılığında dört fazîlet, dört iyi huy sâhibi ol!”

Firavun sordu:

“Ey Mûsâ; o öğütler nelerdir, bu inanca karşılık bana vereceğin nedir, söyle de o güzel vaadin yüzünden kâfirliğimin çarmıhı gevşesin!”

Hazret-i Mûsâ cevap verdi:

“O öğüt şudur: «Allâh’tan başka mâbud yok­tur!» diye açık olarak Hakk’ın birliğini kabul et! O tek olan, O eşsiz olan Allâh, göklerin, göklerdeki yıldızların, yeryü­zünde insanların, şeytanların, perilerin, cinlerin, kuşların yaratıcısıdır! Denizin, ovanın, dağın, çölün yaratıcısı da O’dur; mülkünün sınırı, Zâtının benzeri yoktur!

Bu inanca karşılık olarak alacağın dört fazîlet ve lutuf ise şunlardır:

Birincisi; bedenin dâimî bir sağlık ve âfiyet, yani feyz ve rûhâniyet içinde olur!

İkincisi; öyle bir uzun ömür elde edersin ki, ecel bile senin ömrünün uzunluğundan çekinir, sana yaklaşamaz! Ölümü, sen, beden evinin harâbesinde bir define gördüğün için istersin! Yani ilâhî aşka nâil olup, O Rabbe yani “Hüsn-ü Mutlak”a kavuşmak istersin. Çünkü bedeninin yüzlerce mânâ harmanına engel olduğunu açık­ça anlarsın!

O ebedî nîmete ulaşmak için o be­den tanesini yakarsın. Böylece Allâh adamlarının yaptıkları işe uyarsın; bedenden kurtulursun. Ebedî olarak diri kalırsın. Cesedin toprak olduktan sonra da ömrün devâm eder!

Üçüncüsü; dünyada ve âhirette teslîmiyetin emniyeti içinde yaşarsın!

O kerem sâhibi Allâh, senin cefâna karşı, bunları ihsân etti; vefâlı olunca, seni nasıl görüp gözeteceğini artık sen hesab et!

Dördüncüsü; mânen genç kaldığın gibi saçların da mânen katran gibi simsiyah durur, yüzün ise nûrdan erguvan gibi pespembe kalır. Gönlün de O’nun zikri ile dâimâ huzur hâlinde bulunur.”

Îmâna gelmesi hâlinde elde edeceği ilâhî ikramları duyan Firavun dedi ki:

“Yâ Mûsâ; müsaade et, ben bunları iyi bir dosta danışayım!”

Firavun, Hazret-i Mûsâ’nın sözlerini karısı Asiye’ye açtı. Asiye de;

“Ey gön­lü kararmış kişi; bu vaadleri canla başla kabul et! Ne mutlu sana; güneş, senin başına taç olu­yor!

Hiç bilmiyor musun ki bu sözler ne vaaddir, ne lütuftur; Allâh’ın şey­tanı affetmesi, onu gözetmesi gibi bir şeydir! O kerem sâhibi Allâh seni öyle bir lutfa çağırdı ki, şaşılacak şey?! Hayret doğrusu, nasıl oldu da neşenden yüreğin erimedi?!” dedi.

“Gaflet sebebi ile bu kör oluşunda da bir hikmet var! Ama bu ne vakte kadar sürecek? Onulmaz bir illet hâline gelecek kadar aşırı bir gaflet, rûha, akla zehir olacak kadar da olmamalı!

Bir dâneye karşılık yüzlerce bahçe, bir altına karşılık sana yüzlerce altın madeni veriliyor!

«Kim Allâh’ın dostu olursa, Allâh da onun dostu olur!» hadîsindeki «kim Allâh’ın olursa» o tohumu vermek, «Allâh da onun olur» ise karşılığını almak­tır!”

Çünkü fânî bir varlık kendisini bâkî bir varlığa teslim edince, o da bâkî ve ölümsüz olur!

Rüzgâr ve topraktan korkan ve bu ikisi yüzünden helâk olan katre; aslı olan denize sıçrayabilse, güneşin hararetinden de kurtulur, toprağın kendisini emmesinden de. O katrenin görünen varlığı deniz içinde erir ama, zâtı ve hakîkati da­imî bir şekilde denizin bir parçası olarak ebediyyet kazanır!

Bu alışveriş; aşağılık, süflî bir mahlûkun yedinci kat göğe çıkması gi­bidir; bu lutuf içinde lutuftur! Hattâ bu lutuf ile, lutuf bile kaybolur gi­der!”

Asiye’nin bu teşvikleri üzerine Firavun dedi ki: “Bunu Hâmân ile de konuşayım, ondan da bir akıl alayım. Çünkü pâdişahın, vezirlerin reyini de alması gerek!”

Hâmân, Firavun’un cinsinden ve cibilliyetinden idi. Firavun Hâmân’ı yalnız görünce, Hazret-i Mûsâ’nın kendisine söylediklerini bir bir anlattı.

Rahmetten uzaklaştırılmış Hak mahrûmu Hâmân, Firavun’un anlattıklarını duyunca feryat etti, ağladı; külahını, sarığını yerlere vurdu.

“Ey pek büyük pâdişah; şimdiye kadar herkesin mâbudu idin, herkes sana secde ediyordu. Bundan sonra kulların en değersizi, en hakîri mi olacaksın?

Bir hükümdar, tutsun da bir kulunun kölesi olsun. Yeryüzü gökyüzü olacak, gökyüzü de yerlere döşenecek; şimdiye kadar böyle bir şey olmamıştır; şimdiden sonra da olma­sın ve görülmesin!” diyordu.

Devlet ve mutluluk lokması Firavun’un ağzına kadar gelmiş iken, Haman bu kötü ve sapık sözleri ile Firavun’un îmân ve hakîkat yolunun önünü kesti. Böylece Firavun’u imâna gelmekten mahrum bıraktı. Hiçbir pâdişahın böyle bir menfûr veziri olmasın.

Hazret-i Mûsâ; “Ben, lutuflar ettim, cömertlikte bulundum, fakat Allâh sana bunları nasib etmemiş!” dedi.

Halkın verdiği pâdişahlığı halk, borç para gibi yine senden geri alır! Ey ahmak! İğreti ve fânî pâdişahlığı mülkün sâhibine, yani Allâh’a ver ki, O, sana gerçek pâdişahlık ihsân etsin! Seni kendine bir dost ve sırdaş edinsin!

Cenâb-ı Hak; lisânı, nutku, konuşma özelliğini insanoğluna bahşetti.

Sâir mahlûkātın lisânı, ancak sınırlı bir şekilde anlaşmaya müsaade ederken; insanoğlu, derin hakikatleri, sır ve hikmetleri, nazarî meseleleri ifade edebilecek bir lisâna Allâh’ın inâyetiyle erişti.

Çünkü insanın vazifesi, Allâh’ı tanımak ve O’na kulluk etmek. Bunun keyfiyetini insana Allah elçisi peygamberler ve semâvî kitaplar, lisân ile beyân etmekte. Gönle hitâb etmekte… Güzel esmâsından biri de «el-Hâdî» olan Rabbimiz şöyle buyurur:

“Öğüt alsınlar diye Allah, insanlara misaller getirir.” (İbrâhim / 25)

Enfüsî ve âfâkî âyetler de yani insanın iç dünyasındaki ve kâinâtın her köşesindeki ilâhî azamet akışları ve kudret nakışları da nice sırlar ve hikmetler söylemektedir. Fakat bu sırların Hak ve dostları gibi tercümanlara ihtiyacı vardır. Çünkü bu sırlara ancak, kalbi mârifetullahta mesafe kat etmiş olan Hak dostları âşinâ olup, onları beyân edebilmektedir. Hz. Mevlânâ’nın misallerle, mesellerle, hikâyelerle vermek istediği de budur:

İnsanların öğüt almasını sağlamak. Hikmetli sözlerle, onları dünya kesâfetinden, maddiyat ve nefsâniyet yoğunluğundan çıkarmak ve onlara ötelerden pencereler açmak.

Bu sebeple bugün ki hikâyemiz yine Aşk eri Hz. Mevlânâ’mızdan gelsin istedik. Dünya malına, makamına ve nefsine gömülmüş bir zalim (Firavun) ile tamamen Allah'a teslim olmuş, mütevazı ve hikmet sahibi bir peygamber (Hz. Mûsâ) arasındaki zıtlıkların göz önüne serildiği hikâyemizden alabileceğimiz hisselerimize hep birlikte bakalım inşallah;

Hikâyemiz tebliğin nasıl yapılması gerektiğini (yumuşak söz, hikmet), nefsin tehlikelerini ve Allah yolunda yapılan "alışverişin" fâniyi verip bâkîyi almanın ne büyük bir kazanç olduğunu anlatan derin bir tasavvuf dersidir.

 Hz. Mûsâ akl-ı selimin, hikmetin, tevhidin ve Allah'a tam teslimiyetin sembolüdür. Sözleri ve davranışlarıyla sadece bir peygamber değil, aynı zamanda "olgun insan" (insân-ı kâmil) örneğidir.

Muhatabı Firavun ‘da olsa Allah’ın emriyle yumuşak söz kullanır. Firavun'un "Kimsin?" sorusuna verdiği cevap, onun özünü ne kadar iyi bildiğini gösterir. Kendi varlığını yok bilerek, her şeyi Allah'tan görür. "Aslım balçıktandır... Asıl adım; Allah'ın âciz kulu Mûsâ'dır!" 

Firavun ise nefs-i emmârenin (kötülüğü emreden nefis), kibrin, bencilliğin ve maddeye saplanıp kalmışlığın sembolüdür. Kendisini ilah addeder ve Hz. Mûsâ'nın bedeninin kendi nimetleriyle büyüdüğünü söyleyerek onu minnet altında tutmaya çalışır. Firavun nefsânî hayatın içinde ahmaklaşmıştır. Hz. Mûsâ'nın apaçık hakikatine ve gösterdiği mucizelere rağmen, bunları anlamaktan âciz kalması, gafletin ve nefsin insanı ne hale getirdiğinin en büyük kanıtıdır.

Firavun’un çirkin tavırlarına rağmen Hz. Mûsâ, Firavun'a tebliği en güzel şekilde yapar. Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Mûsâ’nın Firavun’u îmâna davet etmesi anlatılırken, takib etmesi gereken teblîğ metodu da Allâh-u Teâlâ tarafından açıklanmış ve tebliğde yumuşak, tatlı bir ifâde kullanılması gerektiği ifâde edilmiş ve Allâh’ı zikretmekten de geri kalmamaları, bu âyetle emredilmiştir:

“Sen ve kardeşin, birlikte âyetlerimi (mûcizelerimi) götürün. Zikrimden de uzak kalmayın!” (Tâhâ, 42)

Cenâb-ı Hak, Mûsâ ve Hârûn (as)’a peygamber oldukları hâlde kendisini zikretmelerini emrettiğine göre bu ilâhî emrin, bizler için ne kadar ehemmiyet arz ettiği âşikârdır.

Kalbî eğitim, her mü’min için zarûrîdir. Îman cevherinin merkezi kalb olduğu gibi, zikir cevherinin merkezi de kalbdir. Zikir kalbde mekân bulduğu zaman hakîkî huzur hâline kavuşulur.

Hz. Musa Firavuna sadece azaptan bahsetmez, aynı zamanda îmân etmesi halinde kazanacağı dört büyük fazileti (sıhhat, uzun ömür, emniyet, mânevî güzellik) sıralar. Bu, Allah'ın rahmetinin ne kadar geniş olduğunu gösterir.

Hikayemizin belki de en can alıcı noktası hikayemize dâhil olan iki şahsiyettir. İlki Asiye validemiz ki

 O akl-ı meâdın yani âhireti gören aklın ve kalp gözü açık olan mü’minin sembolüdür. Firavun'un dünyevî saltanatının içinde yaşamasına rağmen, hakikati görür ve kocasını kurtarmak için çabalar.

Asiye validemizin anlattığı damla-deniz benzetmesi çok önemlidir: Damla, denize sıçrayıp onda yok olduğunda (fânîliğini terk ettiğinde), aslında yok olmaz, denizin bir parçası olarak ebedîleşir. İşte kulluk da budur; kul, Allah'ta fânî olarak gerçek bekaya kavuşur.

Asiye Validemiz gibi nice Hak dostlarının bu sır ve hikmet dolu öğütleri vesilesiyle; niceleri gördü, işitti, uyandı, dirildi ve istikamete girdi.

Lâkin; nasihati dinleyecek kulağın  “Firavun” gibi sağır olmaması, öğütlere muhatap olan kalbin ölü olmaması, aklın da ahmak olmaması lâzımdır.

Aksi hâlde en tesirli sözden ne fayda!..

Mânen sağır bir kulak, mânen ölü bir kalp ve ahmak bir akıl için en kıymetli nasihatler de, en müessir misaller de tesir etmez. Ne ilim, ne zekâ, ne lisan, ne beyan…

 Cûdî Efendi’nin dediği gibi:

Hidâyet Sen’den olmazsa dirâyet n’eylesin yâ Rab!

Arapça bilse de Bû Cehl’e âyet n’eylesin yâ Rab!

İkinci şahsiyet yani Hâmân ise kötü arkadaşın, kötü aklın ve nefsin desiselerinin sembolüdür. Firavun'un kibrini okşayarak onu helake sürükler. "Sen şimdiye kadar mabuttun, şimdi kulların en değersizi mi olacaksın?" sözü, Firavun'un nefsine hitap ederek onu hakikatten uzaklaştırır. Bu, kötü arkadaşın/vezirin insanı ebedî mutluluktan nasıl mahrum ettiğinin sembolüdür.

Firavun, karısı Asiye'nin (ki o mü'minedir) tüm teşviklerine rağmen, en sonunda veziri Hâmân'ın sözüne uyar. Bu, insanın hidayetinin ancak Allah'ın dilemesiyle olduğunu, peygamberin tebliğ görevini yaptıktan sonra kişinin kendi tercihinin belirleyici olduğunu vurgular. Son söz olarak biz de Hz. Mûsâ'nın dediği gibi: "Ben, lutuflar ettim, cömertlikte bulundum, fakat Allah sana bunları nasip etmemiş!" deriz.

Aşk erimiz Hz. Mevlânâ bu muhteşem diyalogla okuyucuya sanki şu soruyu sormaktadır:

"Sen, Allah'ın rahmet dolu davetine kulak verip Asiye gibi hakikatin yanında mı yer alacaksın, yoksa nefsinin ve kötü çevrenin (Hâmân'ın) etkisiyle Firavun gibi ebedî hüsrana mı uğrayacaksın?"

Selam ve Dua ile

Günün Ayeti

“O gün ne mal fayda verir ne evlat; ancak Allah’a selîm bir kalp ile gelenler müstesna.”

📚 Şuarâ Sûresi, 88-89. âyetler.

Günün Hadisi

Kişi dostunun dini üzeredir; öyleyse sizden biri kiminle dostluk ettiğine dikkat etsin.”

📚 Sünen-i Tirmizî, Zühd, 45; ayrıca Sünen-i Ebû Dâvûd, Edeb, 16.

Günün Sözü

İmam-ı Rabbânî

“Hidayet, çalışmanın neticesi değildir; ilâhî bir cezbedir. Lâkin çalışmayan cezbe bekleyemez.”

📚  Mektûbât, I. Cilt.

Mesneviden

“Nice akıllar vardır ki akıl sahiplerini helâke götürür; nice gönüller vardır ki sahibini arşa çıkarır.”

📚 Mesnevî, I. Defter.

Günün Duası

“Allâhümme erinel-hakka hakkan verzuknâ ittibâahû; ve erinâl-bâtıla bâtılan verzuknâ ictinâbehû.”

(Allah’ım! Hakkı bize hak olarak göster ve ona uymayı nasip et; bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan kaçınmayı nasip et.)

📚 Beyhakî ve diğer dua mecmuaları.

Günün Videosu
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Veri Politikamızı / Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.