Kureyşliler Peygamberimiz (sav )’in tebliğine karşı gelmeye başlayıp, müslümanlara olan işkence ve eziyetlerini had safhaya vardırınca, Resûlullah (sav), mübârek ellerini semâya kaldırdı ve Kureyş müşriklerine şöyle beddua etti:
“−Yâ Rabbi! Şu zâlim kavme, Yûsuf (a.s.) zamanındaki gibi yedi sene kıtlık azâbı vererek bana yardım eyle!”
Bunun üzerine, yağmurlar kesildi; Kureyş müşriklerini öyle bir kuraklık ve kıtlık yakaladı ki, her şeyi kökten kazıdı, silip süpürdü. Birçokları açlıktan öldüler. Yiyecek bir şey bulamayınca, ölü hayvanların etlerini, derilerini yemeye başladılar. Onlardan biri göğe baktığında, açlık sebebiyle ortalığı duman kaplamış gibi görürdü!
Bu kuraklık son derece şiddetlenince Ebû Süfyân, Âlemlerin Efendisi’ne mürâcaat etti ve:
“−Ey Muhammed! Sen rahmet olarak gönderildiğini söylüyor, Allah’a itaati, akrabaya yardımı emrediyorsun. Kavmin ise kıtlıktan yok olmak üzeredir! Onlardan bu felâketin kaldırılması için Allah’a dua ediver! Eğer senin duan vesilesiyle Allah bu belâyı üzerimizden kaldıracak olursa, Allah’a iman edeceğiz!” dedi.
O (sav) ise “Azap kalkınca yine eski halinize dönersiniz” buyurdu.
Ebû Süfyân yemin ederek söz verdi. Bunun üzerine Fahr-i Kâinat (sav) dua etti.
Efendimiz de onlara dûa edince yağmura kandılar. Böylece yedi gece hava kapalı yağdı. İnsanlar bu seferde yağmurun afatından şikâyete başlayınca Efendimiz (sav):
“Allah’ım üzerimize değil çevremize yağdır” diye dua etti. Bulutlar çekildi ve yağmur çevreye yağdı. Kıtlık nihâyete erdi.
Rahata eren müşrikler ise tekrar şirke döndüler.
(Buhârî, Tefsir 30, 44; Müslim, Münafıkîn, 40; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 431, 441)
Kur'an-ı Kerim'de bu psikoloji tam olarak şöyle anlatılır:
"İnsana bir zarar dokundu mu, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (her halinde) bize dua eder. Ama ondan sıkıntısını gideriverdik mi, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçip gider. İşte haddi aşanlara yapıp durdukları işte böyle süslü gösterilir." (Yunus /12)
İnsan, sağlığı yerindeyken, durumu müsait iken hayatın akışına kendisini kaptırır; hata eder, günah işler, azgınlık yapar ve ölçüleri çiğner. Allah’ın koruduğu ve rahmetiyle kuşattığı kimselerin dışında, hiç kimse güçlü ve kuvvetliyken, ilerde güçsüz ve zayıf düşeceğini hatırına getirmez. Bolluk zamanı insana çok şeyi unutturur. Kendini zengin görmek, insanı azdırır.
Sonra kendisini kıskıvrak yakalayan bela sebebiyle birden boynu bükük, korkak bir zavallı haline gelir. Hemen bol bol dua etmeye, uzun uzun niyazlarda bulunmaya başlar. Bu zor şartlar karşısında bunalır ve sıkıntının gidip ferahın çarçabuk gelmesini diler. Duası kabul edilip felâketten kurtulduğunda ise artık bir daha geriye bakmaz, düşünmez ve işin sonunun nereye varacağını hesaplamaz. Daha önce olduğu gibi tekrar dünya hayatına dalar. Düşünmek, ibret almak ve şükretmek aklına gelmez; bunlar için zaman ayıramaz. Hiçbir şeye aldırmadan hayatın akışına kendisini kaptırır.
Bu haller tanıdık geldi değil mi?
Bu durumun bir de toplumsal yansıması vardır tabi… Yani musibetler veya refah, naklettiğimiz hadis-i şerifteki gibi bir toplumun tüm fertlerini etkiler. Peki, insan o zaman değişir mi? Buyurun hep birlikte bakalım;
Allah Teâlâ’nın toplumların hayatında olağan olan kanunlarından biri de, peygamber gönderdiği ülke halklarını, bir takım zorluklar ve felâketlerle sınamasıdır. Bu kanuna uygun olarak Allah, peygamber gönderdiği kavimlere fakirlik, kıtlık ve hastalıklar göndermiş, onları çeşitli iktisâdî sıkıntılara sokmuş, savaşlarda yenilgilere ve buna benzer felâketlere uğratmıştır. Bütün bunlar onların kibir ve gururlarını kırmak, güç, kuvvet ve zenginliğe olan aşırı güvenlerini sarsmak içindir. Üzerlerinde, bütün mukadderatlarını kontrol eden sonsuz kudret sahibi Allah’ın olduğunu hatırlatmak ve bu sayede kalplerini, ilâhî ikazlardan ders çıkarabilecek bir hâle getirerek Rablerinin önünde huşû içinde boyun büküp O’nun emirlerine teslim olmalarını sağlamaktır.
Fakat birinci sırada uygulamaya konan bu usul, eğer onları hakkı kabule yönlendirmede yeterli olamazsa, bu sefer de, o insanlar her türlü nimet, bolluk ve refah ile şımartılır ancak bu durum, artık onların feci bir âkıbete doğru sürüklendiklerinin mühim bir işaretidir.
Bu naklettiklerimiz de şahsen bana tanıdık geldi…
Tecrübe edilmiş genel bir kâide olarak, sıkıntı ve felaketlere düçâr olan bir topluluk, büyüyüp zenginleşmeye başladıklarında, şükürlerini artıracak yerde, daha ziyade Rablerine minnet duymaktan kaçınırlar hatta eski günlerini sanki hiçbir sıkıntı olmamış gibi unutup giderler.
Rabbimiz Duhan suresinde bu toplulukların hallerini ne kadar da açık bir şekilde bildirmiştir;
“Rabbimiz, üzerimizden azabı kaldır, bizler artık inanmaktayız” (diyecekler).
Kendilerine apaçık bir elçi geldiği, sonra ondan yüz çevirerek, “Bu, kendisine bazı şeyler öğretilmiş bir deli!” dedikleri halde onlar mı bundan ibret alıp akıllarını başlarına toplayacaklar!
Biz azabı biraz hafifleteceğiz, kuşkusuz siz de hemen eski halinize döneceksiniz. (Duhan /12-13-14-15)
Gördükleri sıkıntı ve refah hallerinin, Allah tarafından terbiyeye yönelik bir sebep ve hikmetle alakalı olduğunu düşünmezler. Hatta: “Bunlarda öyle harikulâde sayılacak bir şey yok. Böyle darlık, boluk, fakirlik, zenginlik, hastalık, sağlık, kederli ve sürûrlu haller insan hayatının tabii bir gereği olarak öteden beri devam edegelen şeylerdir. Bunların, peygamberlerin davetini kabul edip etmeme, onların öğrettiği ahlâkî değerlere bağlı kalıp kalmamayla hiçbir ilgisi yoktur. Tarihin verdiği bilgilere göre, daha önce yaşayan atalarımızın başına da bu tür şeyler gelmiştir” diyerek kendilerini kandırırlar. Neticede bu gaflet ve şaşkınlık içinde, hiç farkına varamadan başlarına gelen ilâhî kahır tecellileriyle yok olur giderler.
Yüce Rabbimiz bunu şöyle ifade eder;
Biz hangi memlekete bir peygamber gönderirsek, önce oranın halkını ezici fakirlikler, kımıldatmayan sıkıntılar ve musibetlere uğratırız ki, kalpleri yumuşasın, gafletten uyanıp kendilerine gelsinler ve boyun büküp Allah’a yalvarsınlar. (Araf /94)
Sonra kötülüğün yerini iyilikle, darlığın yerini bollukla değiştiririz. Zamanla onların nüfusları ve servetleri artınca: “Atalarımız da bazan böyle darlık ve sıkıntılar, bazan de bolluk ve mutluluklar yaşamışlardı” der, olup bitenlerden hiç ders almazlar. Biz de onları, kendileri farkına bile varmadan ansızın yakalayıveririz. (Araf /95)
Bizlerin vahyin geldiği yıllarda yaşamamış olmamız yahut vahyin üzerinden 1400 yıl geçmiş olması ayet ile olan muhatabiyetimizi değiştirmez. İnsan aynı insan, Kur’an ise hükmü kıyamete kadar değişmeyecek olan aynı kitaptır. Yani bu âyet-i kerimeler, yeryüzünün neresinde ve hangi asırda yaşarsak yaşayalım, Allah’ın azabına karşı daima teyakkuz halinde bulunmamız açısından büyük bir îkâzdır.
Cenâb-ı Hak, küfür, isyan ve günaha batmış toplumları vaktini haber vererek cezalandırmaz. Bilakis şartlar oluşunca O’nun azabı ansızın geliverir. Bu sebeple, ister insanların uykuya daldıkları gece vakti olsun, ister bir oyun ve eğlenceden ibaret olan dünya meşgalelerine daldıkları kuşluk vakti olsun, hiç kimse kendini Allah’ın azabına karşı emniyette hissetmemelidir. Mü’minler de buna dâhildir. Çünkü mü’min, Allah’ın rahmeti gibi azabının da gerçek olduğuna inanır, bir taraftan rahmetini umarken diğer taraftan azabına uğramaktan yüreği titrer. Bu müspet ve yapıcı duygular, mü’mini her türlü kötülüklerden alıkoyar ve hayırlı işler yapmaya sevkeder.
Öyle ise sıkıntı ya da rahatlık günlerinde verdiğimiz tepkiler, Rabbimizin indinde ya bize değer kazandıracak yahut da hüsrana uğrayanlardan olacağız.
Evet, insani ama bir o kadar da tehlikeli bu zaafın ilacı yine Kur'an'da verilmiştir. İşte bize üç reçete:
Allah Resûlü’de (sav), belâ ve musîbetler karşısında mü’minle, münâfığın tavrını ne güzel beyân eder:
“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64)
Hz. Âmir (ra) anlatıyor:
Birgün Resûlullah (s.a.s.)’in yanına gittim. Bir ağacın altına kendisi için bir yaygı serilmiş, O da üzerine oturuyordu. Ashâbı etrafına toplanmışlardı. Ben de yanlarına oturdum. Bir ara Allah Resûlü hastalıklardan ve dertlerden bahsedip dedi ki:
“Mü’mine bir hastalık gelir, sonra da Allah ona şifa verirse, bu hastalık onun geçmiş günahlarına kefâret, geri kalan hayatı için de bir öğüt olur.
Şâyet münafık hastalanır, sonra da âfiyet verilirse o, sahibi tarafından bağlanıp sonra da salıverilen fakat niçin bağlandığını, niçin salıverildiğini bilmeyen bir deve gibidir.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz 1/3089)
Netice olarak eğer bir birey ya da bir topluluk musibet ve dertlere düçar olduğunda bile Allah’a yönelmiyorsa veya Allah rahmetini ve bereketini saçarken O’nu hatırlamıyor ya da halini düzeltmek için hiç mi hiç gayret göstermiyorsa, onun helâki artık yakın ve kaçınılmazdır.
Ancak insanlar bunu idrak edemeyeceklerdir çünkü günahları sebebiyle musibete uğrayacak ve kalpleri de mühürlenecektir bu sebeple olan biten hâdiselerden ibret alma ve hakikati bulma melekelerini kaybedeceklerdir.
Hâsılı onlar, kendi inkârları, kendi yanlış tutum ve davranışları sebebiyle bu hale düşmüşlerdir ama bunu kabul edip tevbe edecek idrakları yoktur.
Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlar hâlâ şu gerçeği anlamadılar mı ki, eğer biz dilemiş olsak, günahları yüzünden onları da benzer musîbetlere uğratıp helâk ederiz. Ne var ki, biz onların kalplerini mühürlüyoruz da gerçeği işitemez oluyorlar. (Araf 100)
Sadakallahülazim (Yüce/Azim olan Allah doğru söyledi)
“İnsana bir nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve yan çizer. Fakat kendisine bir kötülük dokunduğu zaman ise uzun uzun dua eder.”
📚Kur’ân-ı Kerîm, Fussilet 41/51
“Bolluk zamanında Allah’ı tanı ki, darlık zamanında O da seni tanısın.”
📚Ahmad ibn Hanbal, el-Müsned, I, 307
Al-Tirmidhi, Sünen, Kıyâme 59
İmam Gazali Hz.leri:
Nimetin şükrü yapılmazsa o nimet belâya dönüşür; belâ sabırla karşılanırsa nimete dönüşür.”
📚İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’ş-Şükr
“Dert, insanı Allah’a götüren bir binektir. Dert olmasaydı insan kendini yeterli görür, Rabbini aramazdı.”
📚Mesnevî, I. cilt, beyitler yaklaşık 1910–1915
Resûlullah Efendimiz (sav) şöyle dua ederdi:
“Allah’ım! Nimetinin zevalinden, verdiğin afiyetin değişmesinden, azabının ansızın gelmesinden ve bütün gazabından Sana sığınırım.”
📚Muslim ibn al-Hajjaj, Sahîh-i Müslim, Zikir 9