Sohbet meclislerimizde Rabbimizin rahmetinden bahsederken;
“O Allah ki bahanenler Allah’ıdır. Öyle ki kullarını affetmek için günleri, geceleri, ayları hatta zerre miktarı iyiliği bahane eder de kulunu bataktan çıkarıp hidayete eriştirir.” İfadesini çokça kullanır olduğumuzu fark ettik. Çünkü şeytan-i lainin en sevdiği şey kulun Rabbinden ümidini kesip “ben iflah olmam” diyerek rahmet kapısını çalmayıp günahında ısrarcı olmasıdır. Nakledeceğimiz kıssada o yüce merhamet sahibinin kullarını ümitsizlik girdabından çıkarıp nasıl hidayet lütfettiğini göreceğiz.
Kıssamızın kahramanı Vahşi bin Harb…
Hz. Vahşi, sahabenin en mahzunuydu çünkü Uhud savaşında Resulullah’ın çok sevdiği yiğit amcası Hz. Hamza’yı şehit etmişti. Hz. Hamza’ya sapladığı mızrak sadece O’nu şehit etmekle kalmamıştı, Vahşi’nin Resulullah ile kuracağı iman ve gönül bağını da koparıp atmıştı. Vahşi nerden bilecekti ki bir gün karşısında savaştığı dinin sahibi Allah O’na tevbe nasip edecek, habibinin dizinin dibinde ona diz çöktürecek.
Vahşî, Hz. Hamza’nın Bedir savaşında öldürdüğü Tuayme’nin kardeşinin oğlu olan Cübeyr bin Mutim’in kölesi idi. Habeşli olduğu için, el ile ok ve mızrak atmakta usta idi. Uhud savaşında, Cübeyr buna demişti ki:
- Hamza’yı öldürürsen seni azat ederim!
Daha o zamanlar Müslüman olmakla şereflenmemiş olan Ebu Süfyan’ın hanımı Hind de babasının ve amcasının intikamı için, Vahşî’ye mükâfat vâd etmişti.
Vahşî, Uhud’da taş arkasına pusuya girip, yalnız Hz. Hamza’yı gözetirdi. Hz. Hamza sekiz kâfiri öldürüp, saldırırken, Vahşî mızrağını atarak, onu şehit etti. Sonra, gidip durumu Hind’e haber verdi. Hind sevinip üzerindeki zinetlerin hepsini Vahşî’ye verdi. Daha da vereceğini söyledi.
Uhud Harbi’nde, şehitlerin imamı Hz. Hamza, müşriklerden yedi kâfiri cehenneme yollamıştı. Sekizinciyi öldürdüğü sırada, taşların arkasından ansızın çıkan Vahşi’nin attığı mızrakla şehit olmuştu.
Vahşi’yi azmettirenler, onu kölelikten azat ederek mükâfatlandırmışlardı ama asıl esaret, Hz. Hamza’yı şehit etmesiyle başlamıştı. Çünkü Müslümanlar hâkimiyeti ele geçirmiş ve güç kazanmaya başlamışlardı. Vahşi de diğerleri gibi korkuyordu.
Hicretin sekizinci yılında, Mekke fethedildiği gün, Vahşî, Mekke’den kaçtı. Bir zaman uzak yerlerde kaldı. Sonra pişman olup, Medine’ye döndü.
Aradan biraz zaman geçmişti ki Hz. Peygamber(sav), Hz. Hamza’nın katili Vahşi bin Harb’e haber göndererek onu İslam’a davet etti.
Vahşi, Hz. Peygamber (sav) şu haberi gönderdi:
“Ey Muhammed! Sen beni İslam’a davet ediyorsun ancak senin dinine göre adam öldüren veya Allah’a ortak koşan veya zina eden bir kimse, günahlarla karşı karşıya gelir. Onun için kıyamet gününde azap kat kat verilir. O azapta rezil ve zelil olarak kalır.” Ben ise bütün bunları yaptım. Acaba benim için bir ruhsat/kurtuluş var mıdır?”
Bunun üzerine Allah-u Zülcelâl, Furkan Suresi’nin şu ayetlerini nazil etti:
“Ancak tevbe ve iman edip salih amel işleyenler başka; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (Furkan/70)
Bunları duyan Vahşi:
“Ey Muhammed! Ancak tevbe eden, iman eden, salih amel işleyenleri istisna eden şart şiddetli bir şarttır. Belki de ben buna güç yetiremeyeceğim.” diye, haber saldığında, Allah-u Zülcelâl Nisa suresinin şu ayetlerini nazil etti:
“Doğrusu Allah, kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. Ondan başkasını (diğer günahları) ise dilediği kimseler için bağışlar ve mağfiret buyurur. Her kim Allah’a şirk koşarsa gerçekten pek büyük bir günah ile iftira etmiş olur.” (Nisa/ 48)
Yine, Vahşi bin Harb şöyle haber gönderdi: “Ey Muhammed! Görüyorum ki bu da Allah’ın isteğinden sonra olur. Bilmiyorum Allah beni affeder mi, affetmez mi? Bundan başkası var mıdır?”
Bunun üzerine Allah-u Zülcelâl, Zümer suresinin şu ayetlerini nazil etti:
“De ki; ‘Ey nefisleri aleyhine ileri gitmiş olan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz, Allah tüm günahları bağışlar. Çünkü o çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.” (Zümer/ 53)
Vahşi bin Harb, bunları duyunca: “Evet!” dedi ve müslüman oldu. Vahşi Bin Harb, “Hz. Vahşi” oldu.
Halk:
– Ey Allah’ın Resulü! Vahşi’ye isabet eden bize de isabet etmiştir. Yani bizler de onun gibi günah işlemişizdir, dediler.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu:
– Bu ayetin muhatabı sadece Vahşi değil, bütün müslümanlardır. (Taberani)
Elhamdülillah…Ne güzel bir müjde, ne büyük bir haber umudunu yitirmiş biz günahkar kullara…
“Bu ayetin muhatabı bütün Müslümanlardır” müjdesine mazhar olabileceğimiz mübarek bir aydayız. “Ramazanın başı rahmet ortası mağfiret sonu ise cehennemden kurtuluştur” hadisinin muhattabı da bizleriz. Baştan sona af ayı, mağfiret ayı…
Kullara düşen ise tevbe kapısını ısrar ile çalmak sadece.
Allah bu ayda tıpkı Vahşi bin Harb’i çağırdığı gibi tüm kullarını affına, bağışlamasına ve rahmetine davet eder. Bir insan, yanlış inanç ve günah bakımından hangi derekede, hangi derin çukurda bulunursa bulunsun, buradan kurtulmaya karar verip tevbe ipine sarıldığı takdirde Allah Teâlâ kulunu kurtaracaktır.
Resulullah (sav) bir hadislerinde şöyle buyurur:
“Nefsim yedi kudretinde bulunan Rabbime yemin ederim ki, eğer sizler günah işlememiş olsaydınız, sizin yerinize günah işleyip de Allah’a istiğfar edecek bir kavim getirirdi de onları mağfiret ederdi.” (Müslim, Kitabut- tevbe 4/210).
Demek ki insan Allah’ın istediği kulluğu icra ederken ve Allah adına bir hayat yaşamaya çalışırken, zaman zaman hataya düşebilecek, günah işleyebilecektir. Bu onun insan oluşunun bir gereğidir. İşte Rabbimiz böyle bir durumda kişiyi asla ihmal etmez. Bizi kendi halimize bırakmaz hemen hatamızdan dönme ve kendisiyle ilişkiyi yeniden kurma imkânı verir. İşte bu durumda kendine gelir gelmez tevbe eden, günahtan vazgeçen, yönünü değiştiren ve bir daha hataya düşmeme konusunda kesin kararlı olan müminleri affedeceğini bildirir. Günahtan dönüş, tevbe de budur zaten.
Resûl-i Ekrem (sav), kudsî hadislerde Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu haber vermektedir:
“Kullarım! Siz gece gündüz günah işlemektesiniz. Bütün günahları affeden de yalnızca benim. Benden af dileyin ki sizi bağışlayayım.” (Müslim, Birr 55)
“Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden affını umduğun sürece, işlediğin günah ne kadar çok olursa olsun, onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Günahların gökleri dolduracak kadar da olsa, sen benden bağışlanma dilersen, günahlarını affederim. Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla huzuruma gelsen, bana hiçbir şeyi ortak koşmamış, şirke bulaşmamış olman kaydıyla, ben de seni yeryüzü dolusu bağışlamayla karşılarım.” (Tirmizî, Deavât 98)
Bu ilâhî müjdeleri işiten imanlı bir gönül şöyle demekten kendini alamaz:
“Kesemem ümîdimi eltâf-ı Hüdâ’dan zira,
Kerem ü lutfu füzûndur benim ümidimden.”
“Yüce Rabbimin bana lütfedeceği af, bağışlama ve türlü türlü nimetlerden aslâ ümidimi kesmem, kesemem. Çünkü O’nun keremi, lutfu, iyilik ve ihsanı benim O’na olan ümidimden çok daha fazladır.”
Vesselam…
“De ki:
Ey nefisleri aleyhine haddi aşmış kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”
📚 Zümer Suresi 39/53
“Allah rahmeti yüz parçaya ayırdı. Bir parçasını dünyaya indirdi; kullar onunla merhamet eder. Doksan dokuzunu ise kıyamet günü için sakladı.”
📚 Sahih-i Buhârî, Edeb 19
Abdülkâdir Geylânî:
“Günahın seni ümitsizliğe düşürmesi, günahın kendisinden daha tehlikelidir.”
📚 Fütûhu'l-Gayb
“Nice günahkâr vardır ki tevbe ile sultan olur; nice sultan vardır ki gururla şeytan olur.”
📚 Mesnevi
Allah’ım! Bize imanı sevdir, kalplerimizi imanla süsle. Bize küfrü, itatsizliği ve isyanı sevdirme, kerih göster, bizi doğru yolu bulanlardan eyle”
(Hâkim, Deavât, No:1868).
“Allah’ım! Bildiğin her zararlı şeyin şerrinden sana sığınıyorum. Bildiğin her hayırlı şeyi senden istiyorum. Bildiğin her günah için bağışlamanı diliyorum. Sen gizli olan şeyleri en iyi bilensin”