İMSAKİYE KONYA
Miladi | Hicri
İMSAK
--
GÜNEŞ
--
ÖĞLE
--
İKİNDİ
--
AKŞAM
--
YATSI
--
İFTARA KALAN
--:--:--
 KUR’ÂN İLE YAKALANDIK
Tarih:19.02.2026

Peygamberimiz (as) başta olmak üzere, İslâm ile şereflenen sahâbîlerin hepsi büyük bir fedâkârlık ile çalışıyorlardı. Câhiliyye bataklığına saplanmış olan zavallı insanların hâllerine acıyan her müslüman, gecesini gündüzüne katmıştı.

Bir yanda bataklıklardan boy boy ve rengârenk güller filizlenirken; diğer yanda hırsından ne yapacağını bilmez bir güruh, öfkesinden kuduruyordu. Herkes nasibinin peşinden koşuyordu.

Allah ve Rasûlü’ne davet; her geçen gün daha bir ivme kazanıyor, daha çok insan İslâm ile şerefleniyordu.

Konumu ne olursa olsun, ciddî bir şekilde Kur’ân dinleyen; onun o mânevî havasına giriyor, Kur’ân ile bambaşka bir insan oluyordu.

Bunu bilen müslümanlar, Kur’ân-ı Kerîm’i her şeyin önüne alıyorlardı. Kur’ân ile konuşuyorlar, Kur’ân ile yürüyorlardı. Her biri yaşayan birer Kur’ân hâline gelmişti.

Her şeyde olduğu gibi Kur’ân konusunda da en başta yine Peygamberimiz (as) vardı tabiî. O’ndan bir defacık bile olsa Kur’ân dinleyen, günlerce tesiri altında kalıyordu.

Peygamberimiz (as) ve O’nun sevgili ashâbına düşmanlıkta sınır tanımayacak kadar ileri giden müşrikler, bir taraftan da Kur’ân üzerine konuşmaları duyuyor ve onu çok merak ediyorlardı. Bu meraklarını yenemeyen birçok müşrik, gizlice Kur’ân dinlemek için her fırsatı değerlendiriyordu.

Bu meraklılardan üç tanesi vardı ki, üçü de Mekke’nin en önde gelen müşriklerindendi. Onlar da meraklarını yenemeyerek Kur’ân dinlemek için olmadık yollara başvuruyorlardı. Bu meşhur liderler; Ebû Süfyân Sahr bin Harb, Ebû Cehil Amr bin Hişâm ve Ahnes bin Şerik’ti.

Bu üç lider; bir gece birbirlerine duyurmadan, gidip Peygamberimiz (as)’ın okuduğu Kur’ân’ı dinlemek için evlerinden süzülüp çıktılar. Oldukça sessiz hareket edip, kimseye görünmeden giderek, her biri bir yere sindi. Peygamberimiz (as)’ın evinin yakınına sokulan bu üç liderin hiçbiri, arkadaşlarının da orada sindiklerini bilmiyordu.

Peygamberimiz(as), özellikle gece namazlarında uzunca Kur’ân okurdu. Yine öyle yaptı. Bu gece daha uzunca okuduğu hâlde, bu üç müşrik büyük bir zevkle dinlediler. Zaten oraya Peygamberimiz’in geceleyin evinde namaz kılarken okuduğu Kur’ân-ı Kerîm’i dinlemek için gelmişlerdi.

Kur’ân-ı Kerîm’e kendilerine kaptıran üç lider, gece boyu O’nu dinlediler! Kimse görmeden tan yeri ağarırken, yerlerinden yine sessizce ayrılıp çıkmışlardı ki, bir anda karşılaştılar:

–Ne yapıyorsun sen burada?

–Sen ne yapıyorsun peki?

–Ya sen?

Birbirlerine önce böyle çıkıştılar, sonra da yine birbirlerini kınadılar:

Bir daha buraya gelip dinlemeyelim! Eğer bizi burada birisi görmüş olsa, muhakkak onun kalbine şüphe düşürmüş oluruz! Yok, hayır; bir daha böyle bir şey yapmayalım.

Böyle karar verip, yine kimseye görünmeden oradan ayrıldılar ve evlerine gittiler. Fakat merakları iyice artmıştı. Dün gece dinledikleri şeyler çok hoşlarına gitmişti. Artan bu meraklarını yenemeyerek ikinci gece olunca, onlardan her biri, yine aynı yere, birbirlerinden habersiz olarak tekrar gidip sindiler.

Peygamberimiz (as)’ın okuduğunu dinleyerek gecelediler. Tâ ki tan yeri ağarıncaya kadar! Sabah olur olmaz ortalık tamamen aydınlanmadan oradan ayrılıp evlerine dönüyorlardı ki, yine karşılaştılar.

Bu hareketlerinin hiç de iyi bir şey olmadığını ileri sürerek, önceki gece birbirlerine söyledikleri sözleri tekrarladıktan sonra oradan ayrıldılar. Fakat ikinci defa dinledikleri Kur’ân, onlara daha çok etki etmişti. Meraklarını da büsbütün artırmıştı. Birbirlerine kesin söz vermiş olmalarına rağmen, üçüncü gece olunca, yine, onlardan her biri evlerinden gizlice çıkıp gelerek Peygamberimiz (as)’ın okuduğu Kur’ân ile gecelediler. Tan yeri ağarıp ortalık aydınlanmaya başlayınca, yine gizlice evlerine gitmek için sindikleri yerlerinden çıkınca bir anda karşı karşıya geldiler! Gecenin sabaha döndüğü sırada bir anda karşı karşıya gelince birbirlerini tanıyamayıp suçlandılar:

–Yakalandık!

–Kur’ân dinlerken yakalandık!

–O’nu dinlerken yakalandık!

Ardından birbirlerini tanıyınca önce sinsi sinsi gülüştüler, sonra da bu işi burada bitirip kapatmayı düşündüler:

–Bir daha buraya gelip O’nu dinlemeyeceğimize and içmedikçe buradan ayrılmayalım!

–Bizi böyle görenler ya da duyanlar ne derler?

“Kur’ân dinlerken yakalandılar!” derler herhâlde!

–Öyleyse and içelim!

–Bir daha buraya gelip Kur’ân dinlemeyeceğiz!

Karşılıklı yeminler edip and içtikten sonra, yine kimseye görünmeden evlerinin yolunu tuttular!

Bu müşrik liderlerinden Ebû Cehil Amr bin Hişâm nasiplenmeyi hiç düşünmedi. Müşrik kalmada inat ederek, Bedir Savaşı’nda yine müşrik lideri sıfatıyla ölüp cehenneme odun olarak gitti.

Ahnes bin Şerik Mekke Fethi’ne kadar her türlü düşmanlıkta sürekli başı çekti. Fetihten sonra müslüman olduysa da zikzak çizerek sağlıklı bir kişilik sergileyemedi.

Ebû Süfyân Sahr bin Harb ise, Mekke Fethi öncesi İslâm ile şereflendi. Zamanla çok güzel bir müslüman oldu. Mekke Fethi’nden sonra İslâm’a giren hanımı Hind ile beraber çok güzel hizmetlerde bulundu.

Bugün sizlere mutlu, huzurlu, bereketli yaşamın şifresini vermek istedik.

Kur’ân dinlemek! Kur’ân ile dirilmek! Kur’ân ile yaşamak!

Yukarda naklettiğimiz gibi Ebû Süfyân, Ebû Cehil ve Ahnes bin Şerik gibi İslâm düşmanları, defalarca yemin etmelerine rağmen Kur'an'ı gizlice dinlemekten kendilerini alamamışlardır. Bu, Kur'an'ın düşmanları üzerinde bile bıraktığı derin etkiyi gösterir.

Velîd bin Muğîre gibi Arap şiirinin ve edebiyatının zirvesindeki bir insan, Kur'an'ı dinledikten sonra "Onun üstüne söz söylemek mümkün değil, onda bambaşka bir tatlılık ve güzellik var" demiştir.

Kur’an’ın sahibi ve müellifi olan Allah bunu ne güzel ifade buyurmuştur;

"Allah, sözün en güzelini... indirdi. Rablerinden korkanların derileri ondan dolayı ürperir..." (Zümer/23)

Kur'an-ı Kerim, Allah kelâmı olması hasebiyle, insan kalbi üzerinde benzersiz bir tesire sahiptir. Bu tesir, sahabe döneminde olduğu gibi günümüzde de devam etmektedir. Önemli olan, Kur'an'ı sadece lafzen okumak değil, onu anlamak, dinlemek ve hayatımıza tatbik etmektir. Zira Kur'an, "inmiş" bir kitap olduğu kadar, "inen" ve kıyamete kadar inmeye devam edecek olan diri bir kitaptır.

Ve bu diri kitap asırlar boyu kendisi ile muhatap olmuş insanların karakterlerini kökten değiştirmektedir. Bunun nasıl olacağını yine o yüce kitaptan öğreniyoruz

“Kur’ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, size merhamet edilsin.” (A‘râf  /204)

Böyle pek yüce vasıflara ve tarifi imkânsız kıymete sahip olan Kur’an okunduğu zaman, inananlarına düşen vazife, onu can kulağıyla, bütün ruhuyla dinlemek, gönül kapılarını onun mânalarına açmak, tam bir teslimiyet ve konsantre içinde susup o şekilde dinlemektir. Kur’ân-ı Kerîm’i böyle dinlemek, ilâhî rahmetin tuğyan edip, coşkun bir ırmak gibi dinleyenleri kuşatmasına vesile olacaktır. Çünkü susmak güzel bir şekilde dinlemeye, iyi dinlemek basîretin açılmasına, basîretin açılması manevî duyguların harekete geçip kişinin iman ve sâlih amellere yönelmesine, iman ve sâlih ameller de ilâhî rahmete ve nimete ermeye sebep teşkil eder.

Âyetin işârî mânası ise  şöyledir:  Susmak, iyice dinlemek için; iyice dinlemek de kulaklar için şarttır. “Susun” emrindeki işaret şudur:  Zahir kulaklarınızla dinlemek için zahir dillerinizle susun. Bâtın kulaklarınızla dinlemek için de bâtın dillerinizle susun. Umulur ki hakiki kulakla dinlemekle rahmete erersiniz. Hakiki kulak ise “Ben onun kulağı olurum da benimle işitir” kudsî hadisinde bahsedilen kulaktır. Kim Kur’an’ı Yaratıcısı’nın kulağıyla dinlerse onu asıl okuyandan duymuş olur. İşte “Rahman, Kur’an’ı öğretti”  ayetlerinin sırrı budur. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, III, 389)

Öyle ise bize düşen şu ayeti tekrar ve tatbik etmektir;

“Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki, biz; “Rabbinize inanın!” diye îmâna çağıran bir davetçiyi (Peygamber’i, Kur’ân-ı Kerîm’i) işittik hemen îmân ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, rûhumuzu iyilerle beraber al ey Rabbimiz!” (Âl-i İmrân /193)

Ömer bin Hattâb gibi sert mizaçlı bir insan, Kur'an'ı dinledikten sonra İslâm'la şereflenmiş olması, Hz. Hatice validemiz gibi ilk müminlerden itibaren herkesin "yaşayan Kur'an" haline gelmesi, cahiliye döneminin katı kalpli insanların Kur’an’la tanıştıktan sonra merhamet timsali olmaları Kur’an’ın mucize bir beyan oluşunun ispatıdır.

Diyebilirsiniz ki bu zatlar Arap milletindendi ve Kuran’ın ne dediğini anlıyorlardı biz anlamadığımız için aynı tesiri göremiyoruz. Biz de deriz ki;

Dün ki kıssamızda Habib-i Acemi Hz.lerinden bahsetmiştik. Adı üzerinde acemi yani İranlı olduğu için dili Farsçadır. Hiç Arapça bilmiyordu ancak Kur’an’ı ayetlerini duyar duymaz vecde halinde düşüp bayılıyordu öyle ki o bayılmasın diye Kur’an okuyanlar sesini kısmak zorunda kalıyordu. Bir gün sordular;

“Efendim siz Arapça’yı bilmiyorsunuz Kur’an’ın ne dediğini anlamıyorsunuz niçin bu kadar kendinizden geçiyorsunuz “

“Evet” dedi “ben anlamıyorum ama kalbim anlıyor, aklım anlamıyor ama gönlüm anlıyor”

Bunu soran kişiye ilahi ilham yolu ile bildirildi ki;

“Evet o ümmidir evet okuma yazma bilmez ama habibdir, sevgilidir”

Kur’an ne diyorsa desin velevki miras ayetlerinden bahsetsin velev ki günlük hayatta ki küçük bir mevzudan bahsediyor olsun konuşan kim bir düşünmek lazım çünkü biz onunla muhatabız.  Kuran okunduğu an sözün sahibi olan Allah konuşur. Allah kuluyla muhatap olur. 

Tarih boyunca ve günümüzde sayısız insan sadece Kur'an sesi duyarak Müslüman olmuştur. Rüyasında Kur'an sesi işitip araştırmaya başlamıştır. Bir cami önünden geçerken duyduğu ezan veya Kur'an sesinden etkilenip İslâm'ı seçmişlerdir.

Bunun en meşhur örneklerinden biri, Japon mühtedîlerdendir. Bir Japon profesör, Kur'an'ı Arapça okunurken dinlemiş ve "Bu ses beni çok etkiledi, içimde tarifsiz bir huzur hissettim" diyerek İslâm'ı araştırmaya başlamış ve Müslüman olmuştur.

Tarihte hiçbir kitap, dili bilinmediği halde insanlar üzerinde bu kadar derin bir tesir bırakmamıştır.

Allah Teâlâ Kur'an'da şöyle buyurur:

"Biz Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü'minler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise ancak ziyanını artırır." (İsrâ Suresi/ ayet)

Bu ayet, Kur'an'ın mü'minler için şifa olduğunu bildirir. Ancak bu şifadan istifade etmek için, kişinin kalbinde bir yumuşaklık ve hakikate karşı bir açık kapı olması gerekir.

Küçük çocuklar dahi anlamını bilmedikleri halde Kur'an dinlediklerinde; Sakinleşirler, huzurlu bir uykuya dalarlar, ruh dünyaları zenginleşir.

Bu da Kur'an'ın, anlama seviyesinden bağımsız olarak insan ruhuna hitap ettiğini gösterir. Kur'an-ı Kerim, sadece lafzı ve mânasıyla değil, aynı zamanda mânevî tesiriyle de ilâhî bir kitaptır. Arapça bilmeyenlerin ondan etkilenmesi, onun evrenselliğinin ve kıyamete kadar bütün insanlığa hitap edeceğinin bir göstergesidir. Bu tesir, gözle görülmez ama kalple hissedilir bir hakikattir. Nasıl ki güneş, varlığını hissettirir ama kendisine doğrudan bakılamaz; Kur'an da öylece kalplerimizi ısıtır, aydınlatır ve yönlendirir.

Aşağıda nakledeceğimiz ayetin birinci muhatapları müslüman olduklarını söyleyerek İslâm saflarına katılan, fakat İslâm’ın derdiyle dertlenmeyen, onun getirdiği mükellefiyetlere kalplerinde yer vermeyen kimselerken ikinci muhatapları tüm sahâbe-i kirâm ve onların şahsında tüm mü’minlerdir. Burada bir kınama söz konusudur. Fakat bu kınama, sahâbîlerin dinî heyecanlarında bir düşüş olduğundan dolayı değildir. Bu kınamanın gayesi, imanın kemâlini gösteren amellere sarılarak artık İslâm’ın tüm yönleriyle faaliyete geçmesi için aşk ve heyecanını uyandırmak, gelecekte de o heyecanın sönmemesi için şart olan ruhî bir kanuna işaret etmek, mü’minleri bu yönde teşvik etmektir. Bu ayet iman edenlerin dahi Kur'an'ın tazeleyici etkisine sürekli muhtaç olduğunu gösterir. Ve Allah buyurur;

“İman edenlerin, Allah’ın zikri ve Kur’an’dan inen gerçekler karşısında kalplerinin saygı ve ürpertiyle yumuşayıp Allah’ın emirlerine tam teslim olma vakti hâlâ gelmedi mi? Sakın onlar, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar! Çünkü o kitap verilenler, vahye muhatap olmalarının üzerinden belli bir zaman geçince, artık ona olan saygılarını yitirmişler ve neticede kalpleri kaskatı kesilmişti. Onların pek çoğu Allah’a taatten ve dinin sınırlarından çıkmışlardır.

Şunu bilin ki Allah, ölümünden sonra yeryüzünü nasıl tekrar diriltiyorsa, aynı şekilde yer gibi katılaşmış kalplerinizi de zikir ve Kur’an tilâvetiyle yeniden diriltir. Şüphesiz biz, aklınızı kullanmanız için kudretimizi gösteren delilleri böylece açıklamış bulunuyoruz. (Hadid /16-17)

Bizzat Kur'an'da, müminlerin Allah'ın kelamı karşısındaki halleri şöyle tarif edilir: Ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanların durumunu ibretli bir misal olarak verir. Çünkü onlar, kutsal kitaplarının inişi ve peygamberlerinin gönderilişi üzerinden belli bir zaman geçince, artık vahyin sıcaklığını hissedemez olmuşlar, kalpleri katılaşmış ve pek çoğu dinîn emirlerini dikkate almaksızın günahlara dalıp doğru yoldan uzaklaşmışlardı. Aynı tehlike İslâm ümmeti için de geçerlidir. Kıyamete kadar hükmünü icrâ edecek böyle bir rûhî kanun vardır. Dikkat edilmediği takdirde bu ilâhî kanunun hükmüne mahkûm olarak, iman ve İslâm gibi en kıymetli sermayeyi elden kaçırma riski bulunmaktadır. Fakat ümitsiz olmamak da lazımdır. Bizim Allah’a ve Kur’an’a sarılıp dirilmeye niyetimiz olduğu takdirde, her ilkbaharda ölü toprağı yeniden dirilten Allah, bizi de, isteyen herkesi de mânen diriltmeye kadirdir.

Şâir Ziyâ Paşa, ilâhî kudretin akıl ötesi tecellîleri karşısında duyduğu hayreti şöyle dile getirir:

Yâ Rab bu ne izzet-i a’lâdır!

Yâ Rab ne kemâl-i kibriyâdır!

Bir kabza türâba can verirsin,

Toprağa, taşa lisân verirsin.

Ey Rabbim! Bu ne yüce bir üstünlük, ne büyük bir şeref ve kudrettir!

Ey Rabbim! Bu ne olgun ve mükemmel bir ululuk, ne sonsuz bir büyüklüktür!

Bir avuç toprağa can verirsin (onu insan olarak yaratırsın),

Toprağa ve taşa (cansız varlıklara bile) dil verirsin (konuşturur, onlardan mucizeler yaratırsın).

Kur’an’ın bu etkisinden mahrum kalanların durumu ise yine Kur'an'da şöyle anlatılır:

Onlara şöyle söyle: “Allah’ı bırakıp da bize bir fayda ve zarar vermeyen o sahte tanrılara mı tapalım? Allah bizi doğru yola erdirdikten sonra ökçelerimiz üstüne gerisin geri küfre mi dönelim? Tıpkı, “Bize gel!” diye kendisini yolun doğrusuna çağıran arkadaşları varken, onları dinlemeyip, şeytanların ayartmasına kapılarak yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşan ahmak kimsenin durumuna mı düşelim?” De ki: “Allah’ın gösterdiği yol, en doğru yoldur. Bize Âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredildi.” (Enam/71)

Yüce Rabbimiz  bu ayette, insanın hidayet rehberi olan Kur'an'dan uzaklaştığında düşeceği tehlikeli duruma işaret eder. Kur'an'ın rehberliği olmadan kişi, tıpkı ayetteki şaşkın kimse gibi yönünü kaybedebilir.

Velhasıl-ı kelam;  Kur'an'ın kalplerdeki tesiri o kadar güçlüdür ki, onu can kulağıyla dinleyen müminin imanını artırdığı gibi, kalbi katılaşmış düşmanlarını dahi kendine hayran bırakır. Bu, onun ilahi kelam oluşunun en büyük delillerinden biridir.

Duamız odur ki Kur’ân ayı olan Ramazân-ı şerif başta olmak üzere, bundan sonra ki her ânımız Kur’ân ile nurlansın ve onurlansın. Gecelerimiz bir başka güzel, gündüzlerimiz bir başka güzel olsun inşâallah.

Kur’ân okurken ya da dinlerken yakalanalım biz de! Ama bizi önce Allah ve Rasûlü görsün. Sonra melekler yakalasın bizi. Hem gecemize hem de gündüzümüze bizi kurtaracak not düşsünler:

“Kur’ân ile yakaladık!”

Peygamberimiz (as) ne de güzel buyuruyorlar:

 “Sözlerin en güzeli, Allâh’ın kitabıdır. Yolların en doğrusu (Hazret-i) Muhammed’in yoludur (sav)” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 3, s. 319)

Öyleyse yolcu yolunda gerek…

VESSELAM

Günün Ayeti

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman bu onların imanlarını artırır ve onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.” 

📚 Enfâl Sûresi, 8/2

Günün Hadisi

Abdullah bin Mes‘ûd (r.a) şöyle anlatır:

“Resûlullah (s.a.v) bana, ‘Bana Kur’ân oku!’ buyurdu. Ben de, ‘Yâ Resûlallah! Kur’ân size indirilmişken, ben size nasıl okurum?’ dedim. Bunun üzerine, ‘Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi severim’ buyurdu.” 

📚 Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247

Günün Sözü

Allah dostlarından Ebu Said Harraz (k.s), şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân dinlemenin ilk şekli, Kur’ân’ı adeta Resûlullah’tan (s.a.v) dinler gibi dinlemektir. Ardından bu hali aşarak Kur’ân’ı Cebrâil’den (a.s) dinliyormuş gibi dinlemektir. Nihayet bu hali de aşarak sanki Kur’ân’ı doğrudan Hak Teâlâ’dan dinliyormuş gibi dinlemektir.”

 📚 Ebu Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb

Mesneviden

“Kur’ân, sanki Allah’ın kullarına gönderdiği bir mektuptur. Mektubu okuyunca, onu yazanın hâlini, maksadını anlamaya çalışırsın. İşte Kur’ân da öyledir; onu okuyunca, onu indiren Allah’ın muradını anlamaya bak.”

Günün Duası

“Allahümme bi’l-hakkı enzeltehû ve bi’l-hakkı nezel. Allahümme azzim rağbetî fîhi, vec’alhu nûran li-basarî ve şifâen li-sadrî.”

(Anlamı: “Allah’ım! Bu Kur’ân’ı hak olarak indirdin, hak olarak da indi. Allah’ım! O’na karşı rağbetimi artır. O’nu gözümün nûru, gönlümün şifâsı eyle!”)

 📚 Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, No: 1234

Günün Videosu
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Veri Politikamızı / Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.