Bir derviş, Hasan-ı Basrî Hazretleri’nden bir şey istemişti. O da hemen ayağa kalkıp gömleğini çıkardı ve dervişe verdi.
“–Ey Hasan, eve gidip oradan bir şeyler verseydin ya!” dediler.
Hasan-ı Basrî Hz.leri şöyle cevap verdi:
“–Bir defâsında bir muhtaç mescide geldi ve “Karnım aç!” dedi. Biz gaflet ettik, hemen yiyecek getirmedik. Onu mescitte bıraktık ve evlerimize gittik. Sabah namazına geldiğimizde bir de baktık ki, zavallı ölmüş. Kefenleyip defnettik.
Ertesi gün, bir zuhûrat olarak, fakiri sardığımız kefenin mihrapta durduğunu ve üzerinde; “Kefeninizi alın, Allah kabûl etmedi!” yazdığını gördük.
O gün; “Bundan sonra bir ihtiyaç sâhibini gördüğümde onu bekletmeyeceğim, hemen ihtiyacını göreceğim. “ diye yemin ettim.”
“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.”(Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58 )
Müslümanlar, birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermede de kardeşliklerinin gereğini yerine getirirler. Çünkü insanlar birbirine muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçlar, mutlaka maddi alanda olmayabilir. Manevi yardımlaşma da en az maddi olan kadar kıymeti hâizdir.
Bir Müslümanın ihtiyacını gideren kimsenin ihtiyaçlarını da Allah’ın gidereceğinin vaad edilmesi, bu davranışın ne kadar faziletli bir iş olduğunu anlamamıza yeterli delil teşkil eder. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyururlar:
“Allah’ın öyle kulları vardır ki, onları insanların hacetlerini görmek için yaratmıştır; onlara cehennem azabı tattırmayacağına dair kendi kendine söz vermiştir. Kıyamet Günü olunca onlar için nurdan koltuklar konur ve herkes hesap vermekle meşgul iken onlar bu koltuklarda oturup Allah ile söyleşirler.”
İnsan, hayatında küçük veya büyük çeşitli sıkıntılarla karşılaşabilir. İnsanı üzen, hüzünlendiren her şey bir sıkıntıdır. Sıkıntıları gidermede de Müslümanlar birbirlerinin yardımcılarıdırlar. Tıpkı ihtiyaçları gidermede olduğu gibi, bu konuda da Allah’ın mükâfatına nail olurlar. Bu mükâfat, Allah’tan başka hiçbir dost ve yardımcının olmayacağı kıyamet gününde onun yardımını hak etmiş olmaktır. İnanan insan için bundan büyük bir saadet düşünülemez. Çünkü o günde herkesin Allah’ın sonsuz merhametine ihtiyacı olacaktır. Dünyada hayırlı ameller işleyenler, karşılığını kıyamet gününde mutlaka göreceklerdir.
Hz. Hüseyin (ra)’ın oğlu İmam Zeynelabidin'e (ra) bir fakir bir şey istemek üzere gelse çok sevinerek' "Merhaba, hoş geldin, safa geldin; bana ahireti kazandırmaya geldin" derdi.
Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki:
“Kim Müslüman kardeşinin bir hacetine koşarsa, işi görülsün, görülmesin, Allah (sav) onun geçmiş, gelecek bütün günahlarını affeder ve kendisine iki berat yazar. Biri cehennemden, öbürü de münafıklıktan kurtulmak içindir.”
Rivayete göre, bir gün mescitte sahabiler namaz kılarken dışarıdan bir yardım çığlığı duyulur. İmdat çağrısına ilk olarak Ukkaşe bin Mihsan (ra) karşılık verir ve namazını kısa keserek hemen yardıma koşar.
Durumu öğrenen Peygamber Efendimiz (sav), onun bu fedakârlığı ve duyarlılığı karşısında
"Ya Rab, Ukkaşe'yi Cennette bana arkadaş eyle" diyerek ona dua eder.
Bu kıssa bize bir Müslümanın, bir kardeşinin yardımına koşmasının faziletini ve bu davranışın Peygamber duasına mazhar olduğunu ne güzel anlatır.
İbn-i Ömer’in (ra) rivayet ettiğine göre Peygamberimiz(sav) buyuruyor:
“Allah’ın bazı kavimlere öyle nimetleri vardır ki, başkalarının ihtiyaçlarına koştukları müddetçe ve bu işten bıkmadıkları sürece Allah o nimetleri devam ettirir; fakat onlar yardımlaşma görevini savsaklayınca o nimetlerini ellerinden alıp başka kavimlere verir.”
Sahip olduğumuz sağlık, mal, mülk, makam gibi tüm nimetler, Allah'ın bizlere birer emanetidir. Bu emanetlerin devamı, onları O'nun rızasına uygun şekilde kullanmamıza, ihtiyaç sahiplerine yardım etmemize ve toplumsal dayanışmayı canlı tutmamıza bağlıdır. Yardım elini çektiğimiz, iyiliği terk ettiğimiz anda, bu nimetlerin bizden alınıp başkalarına verilmesi kaçınılmaz olur.
Her karışı şehit kanlarıyla yoğrulmuş, ezan sesinin hiç kesilmediği mübarek bir topraklarda yaşamamız, nice milletler parçalanıp dağılırken, Allah'ın bizi bir arada tutması, bayrağımızın gölgesinde kardeşçe yaşatması, dünyanın en zor coğrafyasında dört bir yanı ateş çemberiyle sarılıyken, bizi bir sedaret, bir güven adası kılması ve bu toprakları İslam'ın son kalesi, mazlumların son sığınağı olarak şereflendirmesi Rabbimizin bize vermiş olduğu nimetlerdir ve bunların devamlılığını da sağlamamız için hamdolsun ki bize fırsatlar vermektedir.
Hadisin devamında ki "Başkalarının ihtiyaçlarına koştukları müddetçe..."ifadesine dikkatinizi çekmek isteriz;
Bugün ülkemize bakıyoruz. Dünyanın neresinde bir zulüm, bir mazlum varsa, milletçe yüreğimizin yangın yerine döndüğünü görüyoruz. Suriye'den Filistin'e, Arakan'dan Afrika'ya, nice coğrafyada başta Abdullah Baba İnsani Yardım Derneği olmak üzere Türkiye'nin eli, yetimlerin başını okşayan Türk gönüllüleri var. Sınırlarımıza sığınan milyonlara kucak açtık. Bu, gerçekten Rabbimizin bize lütfettiği bir yardımseverlik şuurudur Elhamdülillah…
Bugün bir haber programında Afrika’daki bayan kardeşlerimize el sanatları atölyesi açıldığını böylece kendi ihtiyaçlarını karşılayacak imkânları bulduklarını görünce ülkemizle gurur duydum. Yıllar önce vakfımız aracılığı ile gittiğimiz Afrika ülkelerinde hanım kardeşlerimizin “bize üretim yapacak imkânlar getirin ki biz kendimizin ve köyümüzün tamamının karnını doyuracak hale gelebilelim. Sizler de diğer ihtiyaç sahiplerine el uzatabilin” dediğini hatırladım. Rabbim hizmetlerimizi daim etsin.
Yardım etmek, koşturmak, el uzatmak herkese nasip olmayacak bir nimettir ancak bunu bir süre yapmak değil, bıkmadan usanmadan yapabilmektir marifet. Bunun anlık olmasından daha ziyade bıkkınlık göstermeden devamlılığının şart olduğunu yine hadis-i şerifimizden öğreniyoruz.
Yardım ettiğimiz ülkelerde savaşlar uzadıkça, mazlumların acısı tazelendikçe, belki yorgunluk, belki olaylara ve acılara karşı bir vurdumduymazlık baş gösterebilir. Oysa ilk günkü heyecanla, ilk günkü samimiyetle, hiç yorulmadan, bıkmadan koşmaya devam ettiğimiz müddetçe bize lütfedilen nimetlerde daim olacaktır biiznillah…
"Birr ‘iyilik’ yüzlerinizi doğuya ya da batıya doğru çevirmeniz değildir. Lâkin birr, Allah'a, Âhiret Günü'ne, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman eden, hoşlandığı malını Allah'ı hoşnut etmek için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalan gariplere, isteyenlere ve boyunduruk altında kalıp hürriyetine kavuşmak isteyen köle ve esirlere veren, namazı hakkıyla ifa edip zekâtı veren, sözleştiği zaman sözlerinde duran, hele hele sıkıntı ve hastalık hâllerinde, savaşın sıkıntıları sırasında sabreden kimselerin davranışlarıdır. İşte onlardır iddialarında samimi olanlar ve işte onlardır her türlü fenalıktan korunan takva sahipleri.” (Bakara/ 177)
Hâsılı, hayırda yarışmak ve hayır işlerinde acele etmek, sayılı dünya günlerini değerlendirmenin en güzel yoludur. Sâlih ameller yapan ve hayır işleyen kişi, ancak kendi faydasına çalışmış olur. Rasûlullah (sav) şöyle buyurur:
“Ömrü ancak birr (her çeşit hayırlar, iyilikler, ihsanlar) uzatır; kaderi de ancak duâ geri çevirir… (İbn-i Mâce, Mukaddime, 10)
Cenâb-ı Hakk’ta şu vaatte bulunur:
“Zerre kadar hayır işleyen, onun karşılığını (mutlaka) görür.” (ez-Zilzâl, 7)
Ancak hayırda yarışırken sâlih amelleri aceleye getirerek kusurlu ve noksan yapmamalıdır. Nitekim meşhur âlim Aliyyu’l-Kârî, bu hususta şu açıklamayı yapar:
“Allâh’ın emirleri olan taatleri yapma husûsunda acele edip hayra koşmak ile onları yerine getirirken acele etmek arasında büyük fark vardır. Bunlardan birincisi güzel ve medhedilmiş, ikincisi ise zemmedilmiştir.”
Yâni ibâdet ve hayırları tam vaktinde yapmak için acele etmek lâzımdır. Lâkin bunları alelacele îfâ ederek hemen bitirmeye çalışmak, eline yüzüne bulaştırmak doğru değildir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, yapılan işlerin düzgün ve sağlam olmasından râzı olur.
Velhâsıl bir mü’min, son durağı Cennet oluncaya kadar hiçbir hayra doymaz.
Rabbimiz bizi bu konuda şöyle ikaz eder;
Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! Demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın.( Münâfikûn/10)
Resûlullah (sav) yine îkaz sadedinde:
“–Ölüp de pişmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur” buyurmuştu.
“–O pişmanlık nedir yâ Resûlallah?” diye sorulduğunda da:
“– Ölen, iyilik ve ihsan sahibi sâlih bir kişi ise, bu iyi hâlini daha fazla artıramamış olduğuna; şâyet kötü bir kişi ise, kötülükten vazgeçerek hâlini düzeltmediğine pişman olacaktır” cevâbını verdiler. (Tirmizî, Zühd 59/2403)
Şâir Derdli, fırsatı değerlendirmek hususunda şöyle öğüt verir:
“Yâri bil, ağyârı bil, aklın başında var iken,
Fırsatı fevt eyleme, fırsat elinde var iken.”
"Onlar hayır işlerinde yarışırlar ve o hayırlara koşarak öne geçerler.”
📚 Mü’minûn 23/61
“Bir mü’min, kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımında olur.”
📚 Sahîh-i Müslim, Zikir 38 Sünen, Edeb 60
Abdulakadir Geylani Hz.leri:
“Halkın ihtiyacını görmek, Hak’ka hizmet etmenin en güzel yollarındandır.”
📚 Fütûhu’l-Gayb
“Bir mum diğer mumu yakmakla ışığından bir şey kaybetmez.”
📚 Mesnevî, VI. cilt
Resûlullah Efendimiz (sav) şöyle dua ederdi:
“Allah’ım! Beni fakire merhamet edenlerden eyle ve fakirleri bana sevdir.”
📚Sünen, Zühd 37